İsrail’in güvenliği için düşen uçak ve El-kaide üssü İdlib
23.09.2018 08:49 BİRGÜN PAZAR
Batının ve ABD’nin bu çifte standartlı ve ikiyüzlü siyaseti yeni değil. Batılılar diplomatik yollarla, askeri tehditlerle ve medya üzerinden Suriye’nin İdlib operasyonunu engellemek istedi. ‘İnsani Kriz’ gündemi de bu sırada ikiyüzlü siyasetin aracı oldu

Hasan Sivri - Ortadoğu Uzmanı

Rusya ile Türkiye arasında varılan mutabakat, mutabakatın hemen ardından Rusya’nın düşürülen uçağı ve bunların etrafında dönen tartışmalardan önce; Suriye’de süren hesaplaşmanın belirleyici bir kısmını oluşturan ‘İsrail’in Güvenliği’ mevzusuna kısaca bakmak, İdlib tartışmalarını daha anlaşılır kılacaktır.

Geçenlerde gazeteci David Ignatius’a konuşan Amerikan bir yetkili ‘’İstediğimizi alana kadar Suriye ve Rusya’ya bataklıklar bırakacağız’’ demişti. Burada ABD tarafından öncelikli olanın, on yıllardır olduğu gibi ‘İsrail’in Güvenliği’ olduğunu belirtelim. İsrail’in güvenliğine tehdit olarak görülen Filistin Davasının tasfiyesi ve geriye güçsüz bir Suriye bırakmak bunların başında yer alıyor.

Bu hedefle, ABD’nin Suudi Arabistan ve İsrail ile ortaklaşa yürüttüğü ve ‘’Yüzyılın Anlaşması’’ ismini verdiği, özde Filistin Davasının tasfiyesini hedefleyen anlaşmanın uygulanmasına dair bir süreç işliyor. ABD elçiliğini Kudüs’e taşıyor, Körfez gerici şeyhlikleri İsrail ile normalleşiyor, Filistinlilerin Geri Dönüş hakkını ortadan kaldırma hedefiyle Filistinlilere Lübnan, Suriye ve Ürdün’de vatandaş olmaları öneriliyor ve barış süreci adı altında -Oslo sürecinde olduğu gibi- Filistin Davasının dayanak noktaları hedef alınıyor.

Bu sırada İsrail’e tehdit oluşturan İran’ın desteğine sahip aktörler ve bu aktörlerin yer aldığı Arap ülkeleri kaoslarla oyalanıyor. Irak’ta hükümet krizi sürüyor. ABD’nin temsilcisi McGurk bu süreçte Erbil-Bağdat arasında gidip gelirken İran’ın etkisini kıracak bir hükümetin kurulması için müthiş bir uğraş veriyor. Suriye’nin doğusunda 10’dan fazla kara ve hava üssü olan ABD’nin Dış İşleri Bakanı ise ‘’IŞİD bitti ama İran Suriye’den çıkana kadar Suriye’deyiz’’ diyor.

Arap-İsrail çatışmasının İsrail lehine sonlandırılmak istendiği bir sır değil. Dolayısıyla ‘’Yüzyılın Anlaşmasının’’ hayata geçilmesine dair bir takvim hazırlandığı sırada, İran’ın ayak bağı olmaması ve Suriye’nin bu savaştan güçlü çıkmaması gerekiyor. Suudi Arabistan ve İsrail bu noktada ortak çıkarlara ve hedeflere sahip. Suudiler ABD’ye ‘’İran Suriye’de olduğu sürece siz de olmalısınız, biz size ödemesini yaparız’’ diyor ve ödemelerini geciktirmiyor. Rakka’da SDF’ye geçen ay içerisinde 200 milyon dolarlık ödeme yapıldı. Trump’ın yönetimi -ve özellikle damadı Kushner- ile derin ilişkiler geliştiren İsrail ise her defasında -ve en son Liebarman’ın ağzından- ‘’İran’ın Suriye’de nüfuz sahibi olmasına kesinlikle izin vermeyeceğiz, ne gerekiyorsa yapacağız’’ diyor.

2015 yılına kadar Hizbullah’a giden silah konvoylarını hedef alan İsrail, bunun işe yaramadığını gördü. 2015’ten sonra, bölgede nüfuzu artan İran’a ait askeri noktalar ile Suriye’de hava savunma sistemlerini geliştirmeye dair program ve projeler İsrail’in hedefinde olmaya başladı. Ağustos ayında Hama kentinde Suriye’nin önde gelen bilim adamlarından ve Bilimsel Çalışmalar ve Araştırmalar Merkezi başkanı Aziz Asbar suikast ile öldürüldü.

26 ağustosta İran’ın Savunma Bakanı Şam’ı ziyaret etmiş ve füze geliştirme ve hava savunma sistemlerini güçlendirmeye dair anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşma ile birlikte Suriye, İranlıların teknolojisi ile çalışan füze tersanesi kurabilecek. Bu anlaşma, bu türde iki ülke arasında görülmemiş düzeydeki bir işbirliğini hayata geçirecek bir anlaşma olacak.

İran ve Suriye’nin, bu süreçte İsrail’in saldırılarına cevap vermeden beklemeye geçmesi ve gerginliği tırmandırmaması, bu projelerin ve programların başarıyla tamamlanmasını bekliyor olmalarıyla yorumlanabilir. Bu sırada Aşura konuşmasında Hizbullah liderinden İsrail’in saldırıyla ilgili daha önce duyulmamış bir yorum geldi. Nasrallah İsrail’in saldırılarını ‘’Bu saldırılara tahammül edilemez artık’’ şeklinde yorumladı. Nasrallah’ın bu beklenmeyen yorumu, bundan sonra İsrail’e verilmeye hazırlanılan cevap ile ilgili olabilir.

Bütün bu gelişmeler, İdlib üzerinden devam eden Suriye’deki hesaplaşmanın bir kısmını ama esas ve belirleyici kısımlarından birini oluşturuyor. Türkiye ile mutabakatın sağlandığı ve Rusya’nın uçağının düştüğü gün İsrail uçakları ve Fransız destroyeri, Lazkiye’de Teknik Endüstri Kurumunu hedef alıyordu.

Ruslar uçaklarının düşürülmesinden İsrail’i sorumlu tutuyor. Ruslar ayrıca Fransız destroyer ile desteklenen İsrail’in Lazkiye ve Tartus saldırılarını, Türk-Rus mutabakatına bir tepki olarak okudu. İsrail ve üçlü ittifak (ABD-Fransa-İngiltere) istediğini elde etmeden İdlib’te bir çözüm istemiyor. Ruslar uçaklarının İsrail’in provokasyonu sonucu düştüğünü düşünüyor ve bu yüzden İsrail’e öfkeliler. Putin, Rusya’yı ziyaret eden İsrail Hava Kuvvetleri Komutanlığı heyetini kabul etmedi. Rus Hava Kuvvetlerinde 21 dakika süren gergin ve tehditlerle dolu toplantıdan sonra İsrail heyeti Rusların ‘’Soruşturma ve tazminat’’ taleplerini reddederek Rusya’dan ayrıldı. Ruslar, İsrail’in provokasyonuna verecekleri cevabın üzerinde çalışıyor.

Batının İdlib’te İnsani Kriz ‘’Hassasiyeti’’
İdlib bir süredir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde ‘Suriye İnsani Krizi’ konulu toplantılarla, dünya kamuoyunda felaket senaryoları ile Suriye ve müttefikleri üzerinde baskı aracı olarak kullanılıyor. Öncelikle şunu belirtelim, Suriye’de veya herhangi bir yerdeki herhangi bir insani kriz, batılıların ve ABD’nin umurunda olsaydı, bugün Yemen’i koleraya mahkûm eden Suudi vahşetine dur derlerdi.

Birlemiş Milletler, Yemen’de yaşanan krizi dünyanın en kötü krizi olarak değerlendirdi. Uluslararası Kızılhaç Örgütü, ağustos ayında Yemen’de otobüsün hedef alındığı ve onlarca çocuğun katledildiği hava saldırısını ‘’Görüntüler korkunç İnsan hakları ve uluslararası kanunlar ihlal ediliyor’’ şeklinde duyurdu.

Bu açıklamalardan 2 hafta sonra 22 çocuğun katledildiği bir başka hava saldırısı gerçekleşirken, Şam’a saldıran üçlü ittifaktan (İngiltere-Fransa-ABD) ‘’İdlib’te muhtemel kimyasal saldırısı bizi endişelendiriyor’’ şeklide ortak açıklama geliyor ve kimyasal provokasyon hazırlığı yapılıyordu.

Yemen İnsan Hakları Bakanı ‘Çocuk katliamına dair tüm delilleri ve raporları Birleşmiş Milletlere sunduk’’ dedi. Birleşmiş Milletler ‘’Soruşturulma açılmalı’’ açıklaması yaptı. Bu sırada Suudi liderliğindeki Koalisyon ‘’NATO standartlarına göre vuruyoruz’’ diyor, Pompeo Amerikan Kongresine sunduğu raporda Suudi Koalisyonunun Yemen’de sivillerin can güvenliğini ne kadar önemsediğini anlatıyor ve katliamların üzerini örtüyordu.

Batının ve ABD’nin bu çifte standartlı ve ikiyüzlü siyaseti yeni değil. Batılılar diplomatik yollarla, askeri tehditlerle ve medya üzerinden Suriye’nin İdlib operasyonunu engellemek istedi. ‘İnsani Kriz’ gündemi de bu sırada ikiyüzlü siyasetin aracı oldu. İdlib’te var olan on binlerce cihatçı militan ve onlarla yaşanabilecek çatışmaların sivillere zararı göz ardı edilemez. Fakat batının buradaki yaklaşımının, radikal grupları koruyan ve onlar üzerinden Şam yönetimine ve Rusya’ya baskı kurmak isteyen bir yaklaşım olduğunu görmek çok zor değil.

israil-in-guvenligi-icin-dusen-ucak-ve-el-kaide-ussu-idlib-512973-1.
Uzlaşıyı ve iletişimi reddeden gruplarla en nihayetinde bir savaş var. Bunu taraflar da biliyor. Dolayısıyla burada ‘’Operasyonu engelledik, kazanım sağladık’’ tarzı söylemlerin vakit kazanmaktan başka bir işe yaramadığını hep birlikte göreceğiz. Sahadaki dengeleri değiştirecek askeri bir çözüm kaçınılmaz olarak görülüyor.

İdlib’te İkna Edilmesi Gerekenler
ABD geçen hafta 11 Eylülün yıldönümünde, 11 Eylülün faili olarak gördüğü El-Kaide’yi lanetlerken, El-Kaide’nin üst düzey üyelerinin son yıllarda yoğun şekilde ‘göç’ ettiği İdlib’te operasyon istemiyor.

İdlib’in büyük bir çoğunluğu El-Kaide’ye yakın gruplar, Nusra’nın başını çektiği kısaca HTŞ adı verilen Şam Özgürleştirme Konseyi adlı El-Kaide tonundaki konsey, Uygur cihatçıları, Çeçenlerin 3-4 tane ordusu ve daha ismini buraya sığdıramayacağımız onlarca örgütün kontrolünde.

Usama Bin Ladin’in damadı, Kaide’nin Irak’taki ünlü lideri ve IŞİD’in babası sayılabilecek Zerkawi’nin damadı, ABD’nin 1998 yılında eşzamanlı olarak Kenya ve Tanzanya’daki elçiliklerini patlatan Ebu Hyer ve Ahmed Abdullah kodlu El-Kaide üst düzey isimleri, El-Kaide’nin eski özel kuvvetler komutanı, Ürdünlü Kaideciler, Suudilerin en çok aranan listesindeki El-Kaide üyeleri ve yine buraya sığdıramayacağımız sayıda El-Kaide ve o tondaki yabancı uyruklu cihatçılar burada konuşlanmış durumda.

ABD ve batılılar terörü lanetlerken ve terörle mücadele altında dünyanın birçok yerinde sivil katliamlarına da yol açan operasyonlara girişirken, Fırat nehri batısındaki topraklarını tamamen silahlı gruplardan arındıran ve İdlib’e yönelen Suriye ordusunun İdlib operasyonunu engellemeye çalışıyor. Yani Suriye’ye ‘’tüm bu radikal cihatçılarla birlikte yaşayın’’ deniliyor.

Batıdan gelen baskı ve tehditler, Rusları mutabakata gitmeye ve batının provokasyonlarının önüne geçmeye itmiş olabilir. Bu sırada Körfez ülkelerinin ve ABD’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplantısında Türkiye’ye destek vermelerinin arkasında da Astana-Soçi uzlaşılarını baltalamak ve Türkiye’yi bu uzlaşılardan çekmek vardı. Fakat mutabakat şimdilik bunun önüne geçmiş gibi duruyor. Ruslar bunu olumlu olarak okuyor.

Türkiye ve Rusya arasındaki mutabakatın ayrıntıları tamamen açıklığa kavuşmuş değil. Hala yetkililerden bazı ayrıntıları duymaya devam ediyoruz ama şu ana kadar anlaşıldığı kadarıyla Türkiye’nin üzerine düşen görevler şöyle: 15 ekime kadar kendi sorumluluğundaki bölgede silahlı gruplardan ağır silahları çekmek, radikal grupları ‘ılımlılaştırmak ve ılımlılaşmayanları’ çekilmeye zorlamak ve bu grupları siyasi çözüme ikna etmek. Burada radikal ılımlı ayrımının da gerçekçi olmadığını ve silahlıların çoğunun cihatçı tonda olduğunu belirtelim.

Yukarıda kısaca bahsettiğimiz radikal örgütlerin -El-Kaide ve diğer yabancı cihatçıların- kendileri açısından siyasi çözüm diye bir şeyi kabul etmeleri ile intihar etmeleri arasında bir fark yok. Radikaller intihar etmek yerine savaşmayı seçecek ve birçok talebi reddedecekler. Dolayısıyla son 1.5 yıldır radikal gruplar ile ılımlı grupları birbirinden ayırma görevinin hayata geçirilemediği İdlib’te -şimdiden Rus-Türk mutabakatını reddeden radikal gruplar varken- 30 günden az bir zamanda verilen sözleri yerine getirmek mümkün değil.

El-Kaide’nin şu an sahada resmi ve biatlı uzantısı gibi duran Hurras El-Din (Din Koruyucuları) adlı örgüt son zamanlarda HTŞ içerisinde uzlaşıyı reddeden gruplardan ve diğer gruplardan çokça rağbet gördü. Radikal gruplardan 9 örgüt Hurras EL-Din’e biat ederek savaşmayı tercih ettiklerini ilan etmiş oldular. Hurras El-Din’den bir yetkili, perşembe günü (20 eylül) Türkiye’nin açmak istediği iletişim kanallarını reddettiğini duyurmuştu.

Uzlaşıyı ve iletişimi reddeden gruplarla en nihayetinde bir savaş var. Bunu taraflar da biliyor. Dolayısıyla burada ‘’operasyonu engelledik, kazanım sağladık’’ tarzı söylemlerinin vakit kazanmaktan başka bir işe yaramadığını hep birlikte göreceğiz. Sahadaki dengeleri değiştirecek askeri bir çözüm kaçınılmaz olarak görülüyor.

İdlib’ten sonra ise gerginliğin Fırat Doğusunda tırmanacağı şimdiden görülüyor. Taraflar hazırlıklara başladı. ABD, SDF bölgelerine son bir ayda 1200 tır silah ve mühimmat gönderirken Suriye ve İran, İdlib’ten sonra hedefin Fırat Doğusundaki ABD varlığını olduğunu dillendirmeye başladı. Suudiler ise Fırat Doğusundaki Arap aşiretleri ile son zamanlarda yoğun görüşmeler gerçekleştiriyor. Suudi istihbaratının bu hafta DeyrZor’da aşiretlerle gerçekleştirdiği toplantıda aşiretlerden ABD ve SDF güçlerine destek verilmesini talep etmesi bölgenin ısınacağına dair bir başka işaret.