İsrail neden kaybetmeye mahkûm?
HARUN TEKİN HARUN TEKİN
Çok sevdiğim bir arkadaşım çok sert ve uzun bir tartışmanın ardından hatalı olduğunu kabul ederken şuna benzer bir şey söylemişti: “Sonradan düşününce İsrail gibi davrandığımı hissettim, çok fena bir histi”

Çok sevdiğim bir arkadaşım çok sert ve uzun bir tartışmanın ardından hatalı olduğunu kabul ederken şuna benzer bir şey söylemişti: “Sonradan düşününce İsrail gibi davrandığımı hissettim, çok fena bir histi”. Hayatımda duyduğum en cesur özeleştiri cümlesinde bir kötülük timsali olarak İsrail’in geçmesi tesadüf değil: Bütün ulus devletler sonuçta zalim ve günahkâr ama, bu son model ileri-ulus-devlet gerçekten çok özel bir yerde duruyor.

İsrail oldukça yeni bir devlet. 1948’de kurulmuş. İkinci Dünya Savaşı’nın ve dünya tarihinin en mazlum kavimlerinden biri tarafından. Ötekileştirilmenin, zulme uğramanın, soykırımın ne demek olduğunu herkesten iyi bilen bir kavim. Ama bu kuruluşta da, yine her ulus devletin kuruluşunda olduğu gibi, resmi tarih tarafından pohpohlanan coşku ve zafer duygusuyla bastırılan günahlar ve büyük fauller var. Katliamlar, sayısız hak ihlalleri, düpedüz ırkçılık temelinde hareket eden çeteler ve Filistinlilerin kanı üzerinde yükselen yeni bir devlet.

Öyle ki, İsrail devletinin kuruluşu sebebiyle yerinden yurdundan olan Filistinlilerin sayısı yüz binlerle ifade ediliyor. Halen Ürdün, Suriye ve Lübnan’da yaşayan Filistinlilerin sayısı ise milyonlarla. İsrail devletinin kurulduğu 15 Mayıs, Filistinilerce “Nakba” olarak anılıyor. Nakba, yaklaşık olarak “felaket günü” demek.

1967’deki Arap-İsrail savaşı ise bugünkü kaosun en büyük sebeplerinden biri. Bu kısacık savaşın sonunda bölgedeki denge tamamen değişiyor ve Filistinliler için en zor zamanlar başlamış oluyor. Aralarında bazı İsrailli tarihçilerin de bulunduğu pek çok uzmana göre, Ortadoğu’da kalıcı bir barış sağlanması ancak İsrail’in 1967 sınırlarına dönmesiyle mümkün olabilir. İsrail ise içeride barış yanlısı ve oldukça güçlü bir muhalefete ve dünyanın her yerinden gelen uyarıdan boykota kadar uzanan çeşitli tepkilere rağmen genel olarak saldırgan tutumunu değiştirmiyor. Son olarak geçtiğimiz iki hafta içinde Gazze’ye yapılan saldırılarda 160’tan fazla Filistinli hayatını kaybetti.

İsrail devleti şu anda hem suçlu hem güçlü, kendine güveni tam, zulme devam ediyor ve bu durumun nasıl olup da değişebileceğine dair ufukta bir belirti yok. Ama orta-uzun vadede olacaklar, çok eski bir Ortadoğu öyküsü olan Davut’la Golyat’ın savaşında gizli.

Davut’la Golyat’ın hikâyesi, Malcolm Gladwell’in son kitabına da adını vermiş. Gladwell çeşitli alanlardan türlü örneklerle avantaj gibi görünen şeylerin dezavantaj, dezavantaj gibi görünen şeylerin de bazen avantaj olabildiğini anlatırken bu öyküden yola çıkıyor. Buna göre, evvel zaman içinde, savaşta çok zayiat olmasın diye, iki kavmin en güçlü savaşçılarının bire bir savaşmaları, kazanan savaşçının tarafının kazanmış sayılması üzerinde anlaşılıyor. Antik Filistinliler tam bir insan azmanı olan Golyat’ı öne sürüyor. Bunu gören İsrailoğulları korkuya kapılıyor, hiç kimse bu canavarın karşısına çıkmak istemezken, elinde bir sapanla Davut adında bir çoban çıkageliyor. Kalkanını taşıyan yardımcısıyla Golyat rakibinin ona yaklaşmasını beklerken Davut koşmaya başlıyor ve bir süre sonra sapanıyla fırlattığı tek bir taşla Golyat’ı yere seriyor.

Gladwell bu öyküyle ilgili son zamanlarda yapılan bir takım araştırmalardan da yola çıkarak çok ilginç noktalara ulaşmış. Eğer hakikaten böyle bir sahne yaşandıysa, Davut’un sapanıyla fırlattığı taşın, olayın yaşandığı yerde bulunan ve sıradan taşlara göre oldukça yoğun olan bir çeşit granit olabileceği düşünülüyor. Ama daha ilginci, Golyat’ın durumu. Neredeyse insan olamayacak kadar iri olan Golyat’ın muhtemelen gereğinden fazla büyüme hormonu salgılanması nedeniyle oluşan akromegaliden muzdarip olduğu ve bunun dev bir cüssenin yanı sıra ciddi bir görme bozukluğunu beraberinde getirdiğini söyleyenler var. Yani belki de bir sağlık sorunu sebebiyle insanüstü bir boyuta ulaşan Golyat, dünyayı ve bu arada ufacık rakibini doğru dürüst göremiyor. Ve ilk okuyuşta herkese tuhaf gelen “kalkan taşıyıcısı” yardımcısının da esas işlevi, ona kılavuzluk etmek. Ama işte doğru yere gelen tek bir taş, koskoca canavarı yere seriyor.

Bu hikâyede sadece İsrail için değil, kendini gücün şehvetine kaptıran herkes için sayısız dersler var. Her devrin kalkan taşıyıcıları da buna dahil: Görme bozukluğu ciddi düzeye vardıysa, vizyonu toplamaya onlar da yetmiyor işte.