İşsizlik ve enflasyon yaratan ‘büyüme’
ASLI AYDIN ASLI AYDIN
Büyümenin neredeyse tek başına sürükleyicisi olan tüketim kaleminin gelirden yoksun borç yanlısı politikalarla iteklenmesi enflasyona kaynaklık ediyor

Ekonomi bugün enflasyonun, işsizlikle birlikte yükseldiği, büyümenin de aşağı yönlü olduğu bir durum içinde. Bu durum, giderek bozulan bir ekonomik görünümle birlikte sosyal ve toplumsal maliyetlerinin son derece yüksek olacağı bir tabloyu önümüze koyuyor.

Geçtiğimiz haftadan bu yana, ekonomik performansın ölçümündeki üç temel gösterge: işsizlik, enflasyon ve büyüme rakamları açıklandı. Yöntemsel değişiklikle birlikte 2016 son çeyreğindeki %3,5’a taşınan büyüme oranına rağmen, yıllık büyümede yavaşlama eğiliminin önüne geçilemedi. Bununla birlikte işsizlik ve enflasyon çift hanedeki yerine oturdu. Kısaca bugüne kadar izlenen politikalar, 2013’ten itibaren başlayan daralma eğiliminin bugün de sürmesine, gelirin, istihdamın ve yaşam kalitesinin daha da düşmesine yol açtı.

Gelirde daralmayı ‘Yeni yöntem’ de gizleyemiyor
Bilindiği gibi büyüme verilerinin hesaplanmasında TÜİK yöntem değişikliğine gitti. Ekonomiye ait bugüne dek yapılmış birçok bilimsel veri çalışmasını bir anda kullanılamaz hale getiren bu yöntem değişikliğinin en önemli özelliği kuşkusuz verilerin elde edilmesindeki güvenilirliğin büyük çapta zedelenmesi oldu.

Bilimsel açıdan, gerçeği temsil etme gücü zayıf yöntemlerle verilerin toplanıyor oluşu da, bugün durumun doğru tespit edilmesi yerine istenilen büyüme oranına verilerin adapte edilmesi şeklinde bir vaziyeti ortaya koyuyor. Kaba tabiriyle ‘size ne lazım?’ hesabı.

Yöntem değişikliğine ilişkin, 28 Mart 2017 tarihli Cumhuriyet Akademi’de Korkut Boratav, Tuncer Bulutay, Yavuz Ege, Oktar Türel, Aşkın Türeli ve Ercan Uygur imzalı “Yeni Ulusal Gelir Serileri Üzerine Gözlem ve Değerlendirmeler” başlıklı bir makale yayımlandı. Türkiye’nin en önemli iktisatçılarının yazarları arasında bulunduğu bu makale, gerçek yaşamın yansıtılmasında nasıl daha iyi bir yöntem izlenmeli, TÜİK’in yaptığı son değişiklik neden gerçeği yansıtmada son derece başarısız gibi konulara ışık tutuyor. Bu çarpıklıklar doğrultusunda açıklanan 2016 son çeyrek rakamları kendi içinde tutarsız, ekonominin geneli açıdan da ‘absürd’ bir durumu ortaya koyuyor. Bu ‘tuhaflıkları’ Hayri Kozanoğlu’nun 4 Mart 2017 tarihli yazısında detayları ile bulabilirsiniz.

issizlik-ve-enflasyon-yaratan-buyume-269276-1.

Öte yandan tüm bu yöntemdeki oynama ve hesap ayarlamalarının yavaşlama eğiliminin önüne geçemediği de ortada. Grafikten de izlenebileceği gibi Türkiye ekonomisi, 2002-2016 dönemi arasında %5’e yakın bir büyüme ortalamasına sahip. Eski yönteme göre, 2012 yılı itibariyle bu trendin altında seyrediyor. Yeni veriyle ise 2015 öncesi büyüme gerçekleşmeleri yukarı çekilmiş fakat yöntem 2015 son çeyreği ve 2016 yıllık büyümesinin ortalama altına düşmesini engelleyememiş. Kısaca bu ciddi makyajlamaya rağmen 2016 yılının %2,9’lük büyüme verisi, durumun gösterildiğinden daha vahim olduğu sonucunu ortaya koyuyor. Yeni yöntemle açıklanan büyümeye kaynaklık eden kalemlere baktığımızda, yine bilindik ‘kalitesiz büyüme, istihdamsız, katma değer yaratmayan büyüme’ biçimi karşımıza çıkıyor.

2002’den beri alışık olduğumuz üzere büyüme katma değer ve istihdam yaratacak üretim ve yatırım kaleminden değil, tüketimin itelenmesi ile oluşmuş. 2016 yıllık büyümeye toplam tüketim kaleminden %2,4’lük katkı gelirken, burada özellikle son çeyrekte özel tüketim harcamalarındaki artış göze çarpıyor. Son iki yılın ortalaması dikkate alındığında son derece aktif kamu harcama programının da devreye sokulduğu açık. 2015’e göre kamu tüketimindeki yıllık performans neredeyse büyümeye katkısını iki katına çıkarmış. Büyümeye yapılan bu katkının ileride vergi artışları şeklinde topluma geri döneceğini hatırlamakta fayda var.

Borçla nereye kadar?
15 yıldır izlenen ekonomi politikaları sonucunda elde edilen büyüme neredeyse her dönem işsizlik ve enflasyonu yukarı sürükledi. Büyümenin elde edilişindeki çarpıklığın en somut göstergelerinden birisi kuşkusuz enflasyon ve işsizlik pahasına oluşuyor olması. Kısaca topluma yararı olmayan, yaşam kalitesini, refahı yükseltmeyen bir büyüme sağlandı bugüne kadar. Şimdi ise maliyetler daha da ağırlaştı. İşsizlik %11’e, enflasyon ise yüzde 12’ye dayandı. Ve elbette ki bu iki kalemdeki bozulma gelirin daha adaletsiz dağıtılmasına, emekten sermaye kesimine bir gelir transferine neden olmakta. Yukarıda büyümenin neredeyse tek başına sürükleyicisi olan tüketim kaleminin gelirden yoksun borç yanlısı politikalarla iteklenmesi, bugün enflasyona da kaynaklık eden faktörlerin başında geliyor.

Yıllığa vurduğumuzda mart ayı tüketici enflasyonu, 2016’ya göre yaklaşık %4’lük bir artış yaşarken, asıl dikkatleri üzerinde toplayan yaklaşık %13’lük artış yaşayan üretici fiyatlarındaki artış oldu. Tamamen üretimde ve tüketimde artan dışa bağımlılığın sonuçları olarak değerlendirebileceğimiz bu durum, aslında her dönemin enflasyonunu belirleyen önemli etkenlerden. Ne var ki son yıllarda hızla TL karşısında değer kazanan dolar, üretici maliyetlerini daha da yukarı çekti, tüketimdeki artışı fırsat bilen üreticiler de bunu fiyatlarına yansıtma olanağı buldular. Lakin ÜFE TÜFE’yi peşinden sürükler, yani üretici fiyatları kısa vadede tüketici fiyatlarına yansıyacaktır. Bunu da gelecek enflasyon açısından not etmekte fayda var. Tüm dünyada hala düşük seyrini koruyan gıda fiyatları, Türkiye’de aksi istikametini sürdürürken, tüketim sepetlerinin çoğu gıdadan oluşan emekçi sınıflar bu durumdan doğrudan ve en olumsuz şekilde etkilenen kesim olmayı sürdürüyorlar.

Stagflasyon diyebilir miyiz?
Kelimenin anlamına göre hareket edersek, işsizlikteki artış eşliğinde genel fiyatların ortalamanın üzerinde artması gereğince bir stagflasyon tespitini kolaylıkla yapabiliyoruz. Şayet tanıma uygun bir durum gerçekleşmişse, bunun adını koymak önemli, lakin doğru tespit doğru çözüm önerilerine olanak verir. Ne var ki ‘yeni yöntem büyüme verileri’ sayesinde durumun adı bile konulamıyor. Bir yandan işsizlik ve enflasyon da başka bir ekonomi- başka bir ülke, diğer yandan makyajlanmış büyüme rakamlarıyla daha ılımlı bir ülke ekonomisi tablosu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bugünlerde her şeyden önce doğru bilgi alma hakkının yok edilmesine karşı çıkmak, durumun adını doğru koymak ve buna ilişkin çözümler talep etmek önem kazanıyor. Yoksa böyle giderse %30’ları aşan genç işsizlik oranlarında da hâlâ ortalarda büyüme başarısının anlatıldığını duyuyor oluruz.