İstanbul her seferinde bizi neden şaşırtıyor?
27.08.2017 10:17 BİRGÜN PAZAR
Beşiktaş’ta ortaya çıkan bulgular bizi neden bu kadar şaşırtıyor? Şans eseri yapılan bu keşifler aslında bizi şaşırtmamalıdır, çünkü bunların varlığı aslında bilinmekte ancak acımasızca gelişen kentleşmeden fırsat bulunup araştırılamamaktadır

MURAT NAĞIŞ
Aktüel Arkeoloji Dergisi

Nereden bakarsanız bakın bu, zoru başarmaktır. Bizi mutlu eden de daha çok budur aslında. İstanbul Arkeoloji Müzeleri yöneticileri ve arazide emek harcayan tüm çalışanlarının önünde saygı ile eğilmek gerekir. Yenikapı ve Pendik’ten sonra İstanbul’un tarihine Beşiktaş’ı da eklemek salt arkeolojik bir gelişme olarak görülmemelidir. Bu aslında, bir kentin kimliğinin ve tarihinin tümden değiştirilmesi çabasına karşı kentin kendini korumak için her seferinde yepyeni bir kalıntı ile çıkagelme öyküsüdür. Beşiktaş’taki kalıntılar bu nedenle önemlidir.

İstanbul’un güçlü bir tarihöncesi kültürü olduğu aslında yaklaşık yüz yıldan fazladır bilinmektedir. 1908 yılında Pendik’te yürütülen demiryolu çalışmaları, İstanbul’un önemli höyüklerinden biri olan Temenye Höyük’ün üzerinden geçer ve ilk kazı çalışmaları dönemin Müze Müdürlüğü tarafından yürütülür. Aradan geçen 53 yılın ardından yeniden yapılan demiryolu çalışmaları sırasında Temenye Höyük’ün bir kısmı tahrip edilir. Bu sırada açığa çıkan kalıntılar incelendiğinde önemli Neolitik bulgular ortaya çıkar. Aynı dönemlerde İstanbul’un birçok yerinden Neolitik Dönem kalıntıları çıkmaya başlamıştır. En önemlileri bugün tamamen yok edilmiş olan Fikirtepe Kültürü adlı Neolitik Dönem kalıntılarıdır. Fikirtepe’deki bulgular, İstanbul Üniversitesi'nden K. Bittel ve Prof. Dr. Halet Çambel tarafından 1942 yılında gerçekleştirilen yüzey araştırmaları ve 1952-54 yılları arasında yapılan kazılarla ortaya çıkmıştır. Bugün Fikirtepe’de ne olduğu belirsiz onlarca bina yükselmeye devam etmektedir.

Fenerbahçe, Tuzla, Göztepe gibi İstanbul’un erken kültürlerinin köşe taşlarını oluşturacak kalıntıların ele geçtiği yerler yalnızca isim olarak kayıtlara geçer. Böylece aradan geçen bir 50 yılın ardından Pendik’teki Temenye Höyük hâlâ yok edilmeye devam edilmektedir. 2013 yılında hızlı tren projesi ile genişletilen demiryolu çalışmalarında bir kez daha İstanbul’un erken kültürlerine ve Neolitik Dönem'ine ilişkin çok önemli kalıntılara ulaşılır. Yine kurtarma kazısı başlar, hızlıca belgelenir, haberleri yapılır ve kaldırılır. Pendik Temenye Höyük’te yapılan son kazılar, İstanbul’un erken kültürleri ve Neolitik Dönem kültürü açısından ilginç bulgular sunar. Tarımcı bir toplum ile balıkçılıkla geçinen bir toplumun birlikte yaşadığı bir Neolitik köydür burası. Alanda birçok Neolitik Dönem mezarı keşfedilir ve çok sayıda arkeolojik eser ele geçer. Dönemin İstanbul İl Kültür Turizm Müdürü Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili, İstanbul’un tarihinin binlerce yıl geriye gitmesinin büyük bir sevince neden olduğunu, Neolitik Dönem için yeni bir müze ihtiyacı doğduğunu söyler. Bugün geriye dönüp baktığımızda ne Pendik’ten ne de kalıntılardan bahsedilmektedir.

Bugün hâlâ İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Sayın Kadir Topbaş, Yenikapı’da bir müze kurulması için yarışma başlatmış, yapılacak müzenin tanıtımını bir basın toplantısı ile kamuoyuna duyurmuştur. Bugün aradan yıllar geçmesine rağmen, geriye dönüp baktığımızda ortada ne bir müze, ne de üzerine konuştuğumuz bir Yenikapı olduğunu görüyoruz.

Marmaray projesine bağlı Yenikapı İstasyonu'nun inşası sırasında İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü ve İstanbul Üniversitesi işbirliğinde toplam 58 bin metrekarelik alan üzerinde gerçekleştirilen kazılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden, Marmara Denizi’nin göl konumunda olduğu Neolitik Döneme kadar birçok kültür katmanını ortaya çıkarır. Yaklaşık 12 metre kalınlığındaki dolgu içinde sürdürülen kazılarda sayısız organik ve inorganik buluntular ile birlikte Erken ve Orta Bizans Dönemi'ne (Doğu Roma İmparatorluğu) tarihlenen dünyanın en büyük batık gemi kalıntıları açığa çıkar. MS 5 ile 10. yüzyıllar arasındaki zaman dilimine tarihlenen 40’a yakın batık gemi kalıntısı belki de son yüzyılın en önemli arkeolojik keşif ve kazılarından biri olarak kayıtlara geçer.

İtalya dahil olmak üzere dünyanın hiçbir yerinde bu denli zengin bir batık gemi kazısı yapılmamıştır. Sonuçlar göz kamaştırıcıdır. Bugün hâlâ İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Sayın Kadir Topbaş, Yenikapı’da bir müze kurulması için yarışma başlatmış, yapılacak müzenin tanıtımını bir basın toplantısı ile kamuoyuna duyurmuştur. Bugün aradan yıllar geçmesine rağmen, geriye dönüp baktığımızda ortada ne bir müze ne de üzerine konuştuğumuz bir Yenikapı olduğunu görüyoruz.

Ulaşılan bilgiler tarihe ışık tutuyor

Yenikapı’daki Neolitik kalıntılar ise arkeoloji bilimi açısından sansasyoneldir. 12 metrelik dolgunun en altında havasız bir ortam sağlayan balçık bir tabaka içerisinde ele geçen kalıntılar, yalnızca bir kentin tarihini değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda arkeoloji bilimine de sayısız yenilik katmıştır. Yenikapı’daki Neolitik kalıntıları bu kadar değerli kılan, bu havasız ortamda bozulmadan günümüze kadar ulaşan ahşap (yani organik) kalıntılardır. Bir mezarda ele geçen kano kürekleri, Yenikapı’nın Neolitik Dönem sakinlerinin deniz yolculuğu yaptığını göstermesi açısından son derece önemlidir. Bir diğer Neolitik mezarda ise ölünün hem alt hem de üst tarafından ahşap koruyucular ile kapatıldığı keşfedilmiştir. Bu, benzeri olmayan bir gelenektir. Yine bu tabakada ortaya çıkan Neolitik Döneme ait ayak izleri, Yenikapı’nın Neolitik sakinlerinin deriden yapılmış ayakkabılar giyiyor olmasını göstermesi açısından son derece önemli buluntulardır. Böylesine önemli bir arkeolojik kazının ve ortaya çıkardığı kalıntıların İstanbul’un kent kimliğine ne gibi geri dönüşleri olduğu henüz belirsizdir. Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, “Merkezi ve yerel otorite, sunduğu tüm bu imkânlara rağmen Yenikapı’da üretilen bilginin kente kazandırılması ve onunla bütünleştirilmesi yönünde hiçbir plan ve programa sahip değil” diyerek önemli bir eleştiri getirir. Bu eleştirinin hâlâ geçerli olmadığını söyleyebilir miyiz?

İstanbul’daki erken kültürlerin varlığını Pendik, Fikirtepe ve Yenikapı’dan biliyor olmamıza rağmen, bugün Beşiktaş’ta ortaya çıkan bulgular bizi neden bu kadar şaşırtıyor? Yenikapı bizi zaten yeterince heyecanlandırmamış mıydı? İstanbul’un tarihini çok daha gerilere götürmemiş miydi? Neden her yeni arkeolojik keşifte, bu sanki ilkmiş gibi şaşırıp, sonra unutup kaderine terk ediyoruz? Beşiktaş’ın kaderi Pendik’ten, Fikirtepe’den, Yenikapı’dan farklı mı olacak? Bekleyip göreceğiz... Ama öncesinde erken kültürler ve Neolitik Dönem açısından İstanbul’a bakmakta ve Beşiktaş’ı bir yere oturtmakta fayda var.

Neolitik kültür, en basit tanımı ile tarımcı bir toplumdur. Üretim biçimi, toprağın ekilip, ekinin toplanması üzerine kurulmuştur. Yakındoğu ve Anadolu coğrafyasında tarımın sistematik olarak ilk kez, günümüzden yaklaşık 10 ile 9 bin yıl öncesinde başladığı kabul edilir. Kuzey Afrika, Yakındoğu ve Anadolu coğrafyasında kurulan ilk köy yerleşmeleri, artan nüfus, yetersiz besin, kuraklık gibi farklı nedenler ile göçler yaşanır. Neolitik kültür bu göçler ile birlikte batıya doğru yayılır. Yanlarına aldıkları tohumlar ile birlikte göç eden topluluklar, hem birbiri ile etkileşimli hem de bağımsız farklı Neolitik kültürlerin ortaya çıkmasını sağlar.

Özellikle son yıllarda Neolitik topluluklar üzerine yapılan antik DNA çalışmaları ile Avrupalı ilk köylülerin Anadolu, Mezopotamya ve Yakındoğu halkları ile akraba oldukları ve köklerinin buralardan geldiği anlaşılmıştır. İstanbul, neredeyse tüm çağlarda göçlerin en önemli geçiş güzergahıdır. Çünkü göçler ya Karadeniz’in kuzeyinden ya da bu bölgeler hala soğuk olduğu için deniz yolu ile ilerlemek zorundadır. Dolayısıyla göç için en kolay yol iki kıtayı birleştiren İstanbul’dur. Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda İstanbul’un erken kültürlerin göç hareketini ve yerleşikliğini anlamamız açısından mükemmel bir arkeolojik birikim sunması gerektiğini anlıyoruz. Ancak ne yazık ki, acımasızca gelişen kentleşme buna izin vermemektedir. İstanbul’un etrafındaki diğer kentlerde, örneğin Bursa Aktopraklık ve Barcın Höyük’te, Kırklareli’ndeki höyük kazılarında ve Edirne Hoca Çeşme’de bu kültürleri ve arkeolojik kalıntılarını görmek mümkündür. Peki bu kalıntılara neden İstanbul’da rastlamıyoruz? Bunun en büyük nedeni kentleşme ve kentin yöneticilerinin arkeolojiyi bir ayak bağı ve engel olarak görmesidir.

Acımasız kentleşme

Pendik, Fenerbahçe, Fikirtepe, Yenikapı ve son olarak Beşiktaş, İstanbul’un erken kültürel hareketliliğinin birer göstergesi ve uygarlık tarihinin önemli kilit taşlarıdır. Çünkü tüm bu kalıntılar bize Anadolu ile Batı'nın ilk uygarlıkları arasındaki ipuçlarını sunar. İstanbul’daki erken kültürlerin kalıntılarının Balkan kültürleri ile benzerlik gösterdiğini söyleyen Prof. Dr. Mehmet Özdoğan hocamızın bu saptamaları son derece önemlidir. İstanbul, erken kültürler için çok önemli bir geçiş, durak ve yerleşim noktasıdır. Beşiktaş’ta ortaya çıkan kalıntılar da işte böyle bir süreci aydınlatacak olması bakımından önemlidir. Yuvarlak planlı yapıların benzerlerinin Trakya ve Balkanlar’daki yerleşimlerde de görülmesi kültürel devamlılık ve göçün Anadolu ile ilişkisini ve İstanbul’un önemini bir kez daha göstermektedir. Şans eseri yapılan bu keşifler aslında bizi şaşırtmamalıdır, çünkü bunların varlığı aslında bilinmekte ancak acımasızca gelişen kentleşmeden fırsat bulup araştırılamamaktadır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri yakaladığı her fırsatta bu acımasızlığa karşı var gücüyle çalışmaktadır. Bizi mutlu eden bu başarının ardından, modern kent kendini biraz geri çekmeli ve hem bugünümüzü hem geleceğimizi zenginleştirecek bu arkeolojik kalıntıların ortaya çıkarabilmesi için canla başla çalışan arkeologlara yer açmalıdır.