İsyanın bağrı yeşil, adı direniş
GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN
AKP’nin mihmandarlığında Türkiye geri dönülemez bir ekolojik felakete doğru adım adım yaklaşıyor

İktidar kompozisyonları ve erken seçim senaryolarının tartışıldığı şu günlerde halkların “yeşil yol” adı verilen doğa katliamı projesine karşı yürüttükleri isyan gerçek gündemimize geri dönmemizi sağladı. AKP, 7 Haziran’dan bu yana tıpkı daha öncesinde olduğu gibi büyük bir iştahla kadrolaşmaya, rant yaratıp dağıtmaya ve bu uğurda “mega projeleri” uygulamaya koymaya devam ediyor. Çamlıhemşin’den yükselen ve yılların birikimini arkasına alan isyan, iktidarın hoyrat kıyıcılığının rafa kalkmadığını ve AKP’li olası bir iktidar formülünün bu katliamlara dur demeye yetmeyeceğini bir kez daha hatırlattı. İktidarın senaryosunun birer figüranına dönüşmüş mülki amirlere ve kolluk kuvvetlerine “halkım ben” diyerek isyan eden o güçlü kadının sesinin ardında koskocaman bir zulme başkaldırış tarihi var. Direnişin yankıları da umut veriyor. CHP hem mecliste hem sahada, ÖDP doğrudan direnişin içinde yer alırken çevreci ve sol grupların, sivil toplumun desteği sürüyor.

AKP’nin özellikle 2009’dan bu yana izlediği enerji, ulaşım ve madencilik alanlarını kapsayan siyaset, doğa üzerindeki neoliberal talanın halkların yaşam alanlarını ortadan kaldıracak kadar sistematik bir projeye dönüştüğünün kanıtı. Doğayı insan yaşamının dışında ve ekonominin hizmetinde gören, hızlı kalkınma ve rant uğruna tabiatın tahrip edilmesine cevaz veren, şehirlere yapılan kozmetik makyajlarla doğa yıkımlarının üzerini örtmeye çalışan AKP, ülkenin farklı coğrafyalarında farklı amaçlarla hareket ediyor. Kimi zaman “yeşil yol” projesinde olduğu gibi çarpık bir turizm kavrayışından yola çıkarak inşaat, maden sektörüne alan açıyor kimi zaman da Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun büyük bir bölümünde olduğu üzere güvenlik siyasetini enerji politikalarıyla gizliyor ya da her ikisini birleştiriyor.

GAP’tan bugünün HES’lerine
Devletin doğaya kapsamlı bir biçimde müdahale etmesi 1980’lerin başlarına kadar uzanır. GAP, tam teşekkülü bir müdahale örneği olarak Türkiye’nin hızlı kalkınma hayallerinin parlak ambalajlı mucize formülü olarak sunulmuştu. 1980’lerde hâlâ çocuk olan bizim kuşağın kapsamını bilmese de adını sürekli işittiği GAP, Türkiye’yi “muasır medeniyetler seviyesine” ulaştıracaktı. O günlerde Türkiye halkları GAP’ın sadece mega bir enerji projesi değil aynı zamanda bir dış politika enstrümanı olduğunu çok da fark etmemişti. Özal’ın, Demirel’in Türkiye’si, Ortadoğu’da sözü dinlenir bir aktör olmak adına su ve enerji rejimini düzenlemeyi kendinde hak olarak görüyor; sınır aşan sular üzerinde komşulara danışmaksızın hareket ediyordu. 1980’ler ve 1990’ların başlarında büyük umutlarla barajlar yapıldı. Coğrafyada yıkıcı değişim yaratan projelerin doğaya maliyetini hesap eden ise yoktu. Toplumsal muhalefetin çabaları sonucunda 1997’de ÇED süreci başladı ama hiçbir zaman sağlıklı yürütülemedi.

Karadeniz ve Kürt illeri
1990’ların sonlarında hem maden ocaklarına verilen usulsüz çalışma izinlerine hem de HES’lere karşı mücadelede vites yükseldi. AKP döneminde ise tepkileri bypass edecek yeni yöntemler gündeme geldi. 2004’te özel şirketler nehirlerde HES kurmak için lisans başvurusu yapma olanağına sahip olduktan hemen sonra, 2005 ile 2007 arasında çok sayıda akarsu HES yapımı için çeşitli şirketlere özelleştirme kapsamında satıldı. İnşaat firmaları ile enerji sektörü arasında yeni ilişkiler tesis edildi. Son on yılın rakamlarına bakıldığında AKP devrinde en çok baraj ve HES projesinin Karadeniz’de olduğunu görüyoruz. Trabzon, Artvin ve Giresun başı çekiyor. Bu elbette rastlantı değil. Karadeniz gibi dağlık bir bölgede madenlerin sömürülmesi için gerekli altyapı çoğu zaman HES’ler sayesinde mümkün olabiliyor. HES’ler madenleri, madenler de asfalt yolları beraberinde getiriyor. Bunun sonucunda meralar parçalanıyor, biyolojik çeşitlilik zarar görüyor. Yollarla birlikte gelişen imar faaliyeti, yapılaşmayı arttırarak ekolojik dokuya tehdit oluşturuyor. Karadeniz halkları, daha önce başka bölgelerde tecrübe edilen bu yıkıma dur diyerek aslında sadece ranta karşı çıkmıyorlar bir yaşam felsefesini, ekolojik çevre ile insan bütünlüğünü de koruyorlar.

HES’lerin yoğun olarak inşa edildiği diğer bir bölge Kürt illeri, özellikle de sınır bölgeleri. KCK geçenlerde bölgedeki barajların durdurulması için “gerilla güçleri dâhil tüm imkânlarını” seferber edeceğini açıkladı. Bu tartışma basit bir ateşkesin sonu mu tartışmasından öte. AKP hükümeti Irak sınırında “güvenlik” sağlama adına baraj yapmaya başladı. Elbette daha önce de bölgede benzer amaçlarla barajlar inşa ediliyordu ancak projenin adını koymak AKP’ye nasip oldu! AKP, Kürtlerin yoğun olduğu coğrafyayı barajlarla parçalıyor ve halkaların iletişim kanallarını kesiyor. Bazı bölgelerde baraj yapımı dolayısıyla evini terk etmek zorunda kalanlar mecburen şehirlere yöneliyor; üretim süreçlerindeki rolleri zorunlu biçimde değişiyor. ‘Çözüm Süreci’nde bilhassa da 2013’ten bu yana, baraj yapımı girişimlerinin arttığını gözlemlemek mümkün. Gerillanın geri çekilmesine paralel olarak inşaat projeleri hız kazandı. Şu anda Siirt, Hakkâri, Van, Bitlis gibi illerde yapımı devam eden baraj projeleri var. Fizibilite ve lisans aşamasında olan proje sayısı ise dudak uçuklatıcı cinsten. Ayrıca HES ve baraj yapımı karşı bölgedeki direnişi kırmak adına baraj korumakla görevi köy korucusu istihdam etme girişimlerinin ilk örneklerine de Elazığ ve Bingöl’de rastladık. Bu sayede devlet istihdam yaratarak rıza devşirme peşinde.

Soma’dan Çamlıhemşin’e
AKP’nin mihmandarlığında Türkiye geri dönülemez bir ekolojik felakete doğru adım adım yaklaşıyor. İktidar, yerel rant çeteleri ile büyük sermayedarlar arasındaki ilişkileri organize ederek herkesin kendi sıkletine göre kazançlı çıktığı fakat halkların kaybettiği bir oyun kuruyor. “Güçlü devlet” için daha fazla enerjiye ihtiyaç olduğuna ve bunun elde edilmesi için her yolun mübah görülmesi gerektiğine dair olgusal gerçeklikten tamamen uzak bir söylemin PR’ı medyada, iş dünyasında ve siyaset çevrelerinde ustalıkla yürütülüyor. Buna karşı direnen halkların sesi ise “yüksek siyasetin” hengâmesinde her zaman işitilmiyor. Bugün ülkenin farklı bölgelerine dağılmış halkların doğa direnişini birleştirme imkânımız doğdu. Gezi ile Soma, Hakkâri ile Çamlıhemşin hiç olmadığı kadar birbirine yakın. Yerel direnişleri yerelliklerine ve kendi özgül gündemlerine halel getirmeksizin ortaklaştırmak politik bir mühendislik işi değil aksine ona karşı siyasete içkin olan birlikte eyleme kararlılığının bir gereği.