‘İtaat et veya yok ol’
KORKUT BORATAV KORKUT BORATAV
Başbakan, Çorum’da konuşuyor: “Bu anayasal değişikliğe eğer siz 'evet'lerinizle katılmazsanız, bilesiniz ki yarın huzurumuza geldiğinizde

Başbakan, Çorum’da konuşuyor: “Bu anayasal değişikliğe eğer siz 'evet'lerinizle katılmazsanız, bilesiniz ki yarın huzurumuza geldiğinizde biz de sessiz kalırız… Burada bitaraf olanlar yarın bertaraf olur. Çünkü bu ideolojik bir yaklaşımdır.” Ardından bir iftar yemeğinde sürdürmüş: “Bu ülkeyi biz sermayenin hegemonyasına terk etmeyeceğiz.”
“Bertaraf olmak” fiilinin sözlük anlamı, “ortadan kalkmak, yok edilmek”tir. Köşe yazarları eleştirdi; TÜSİAD Başkanı yakındı; ama asıl kritik soru şudur: Siyasi iktidar nasıl olup da sermaye grupları üzerinde bu derecede etkili bir ekonomik güce sahip olmakta; yandaşlarını ihya etmekte; muhaliflerini yıldırabilmektedir? 1980 sonrasında Türkiye neoliberal politikaları ithal ederken, liberal kalemler, bu yönelişi bölüşüm sonuçları bakımından övmekteydi. Ne diyorlardı? “Serbest piyasa ekonomisi, devlet müdahalelerinin ve korumacı önlemlerin rant yaratmasına da son verecektir. Bu rantlar ortadan kalkınca gelir dağılımı da düzelecektir.”
Bugün, bir başbakan özellikle sermaye çevrelerini “itaat etmezsen yok ederim” diye tehdit edebiliyorsa, liberal öngörünün iflas ettiği ortadadır. Nedenlerini kısaca tartışmak istiyorum.
• • •
Liberallerin 1980 öncesiyle ilgili eleştirel saptamaları doğrudur: O dönemin korumacı/müdahaleci ortamında, ithalat kotaları, farklılaştırılmış gümrük tarifeleri, fiyat denetimleri, kredi tahsisleri, teşvikler belli sermaye grupları lehine avantajlar, “rantlar” oluşturmaktaydı. Ancak, o yıllarda ekonomik bürokrasinin ana çabalarından biri, bu türlü rantların mümkün mertebe kişiselleşmemesi idi. Bunu kısmen de başarıyordu. Rantların oluşumu, paylaşımı siyasi iktidarın gözettiği iş adamlarına, şirketlere değil; öncelikli sektörlere, alanlara yönlendirilebiliyordu. Demirel ailesini ilgilendiren “sunta/mobilya ihracatı” gibi birkaç örnek dışında, bu yıllarda belli işadamlarının, şirketlerin ve siyasetçilerin bulaştığı yolsuzlukların sayısı çok sınırlıydı.
Hızla ortaya çıktı ki “neoliberal model”, eski-tür rantların bir bölümünü ortadan kaldırdı; fakat, değişik alanlarda çok daha yüksek boyutlarda yepyeni vurgun, avanta olanakları yarattı. Turgut Özal, bu süreçten çok iyi yararlandı. Ekonomik bürokrasinin yapısını, bileşimini değiştirdi; yetkilerini tırpanladı. Neoliberalizme özgü avanta türlerini keşfetti; kendisine, partisine yakın iş çevreleri arasında keyfî olarak dağıtmanın yöntemlerini buldu; geliştirdi. Sonraki yıllarda düzen partilerinden oluşan koalisyon hükümetleri aynı doğrultuda ilerledi. “Kantarın topuzu kaçınca”, Yüce Divan siyasetçileri yargıladı. Sonuç değişmedi. Neo-liberal model adım adım ilerledikçe, iktidarla yakınlık, kapkaççı burjuvazi için köşeyi dönmenin önkoşulu oldu.
Bu yozlaşma Türkiye’ye özgü değildir. Neo-liberalizmin ana bayraktarı olan Dünya Bankası, kendi reçetelerinin de katkısıyla yolsuzluk olgusunun zirveye çıktığını sonunda farketti ve “yolsuzlukla mücadele”yi yeni gündeminin en ön sırasına yerleştirdi.
• • •
Gelelim AKP’nin “bertaraf etme” ve “sermayenin hegemonyasını reddetme” söylemlerine…
Özal’dan bu yana tüm düzen partileri, genel olarak sermayenin lehine olan politikaları, hiç yalpalamadan sürdürdüler; adım adım geliştirdiler. AKP de bu çizgiyi israrla izledi; ilerletti. Başbakan, Yiğit Bulut’la Habertürk kanalındaki söyleşisinde, bu olguyu açıkça vurgulamış; “evet” oyunu sakınan büyük sermaye lehine anayasada yaptıkları değişikliğe işaret etmiş. Bu değişiklik, “yerindelik” (yani, kamu yararı) ölçütünün idari yargı tarafından kullanılmasının önlenmesidir. Bu ölçütün, çok sayıda özelleştirme, kamu ihalesi, yerel yönetim uygulamasının ertelenmesine, iptaline yol açtığını ve sermaye çevrelerini tedirgin ettiği bilinmektedir.
Başbakan örnekleri çoğaltabilirdi. Nitekim, dış finans çevrelerinin olası referandum sonuçlarıyla ilgili bir değerlendirmesi, kendileri için en olumlu sonucun “açık farkla evet” olduğunu ortaya koymuş. Zira, bu sonuç, AKP’nin tek parti iktidarının sürdürülme olasılığını güçlendirmektedir ve sermayenin genel çıkarları açısından en iyi senaryo budur.
O zaman, TÜSİAD’ın ve TOBB’un tedirginlikleri nasıl açıklanabilir? Bir kere, AKP’nin ihya etme yöntemlerinden dışlanan sermaye gruplarının rahatsızlığı söz konusudur. Belki de, cezalandırma mekanizmalarının olası tehdidi daha etkili olmaktadır.
İlhan Taşçı, Babam Sağolsun kitabında bize hatırlatıyor ki, 2002 seçimlerinden hemen sonra AKP hükümetinin TBMM’den çıkarttığı ilk yasa, gelir vergisi mükellefleri üzerinde “nereden buldun” sorusuyla ilgili bir inceleme yapılmasını önlemekteydi. Bu sayede AKP’ye yakın iş çevrelerinin kayıtdışı kazançları denetim-dışı kalmaktaydı. Ne var ki, yeni düzenleme, “yandaş olmayan” sermaye grupları üzerindeki astronomik vergi cezalarının tahripkâr bir silah olarak kullanılmasını önlemeyecekti.
Başbakan’ın “sermayenin tahakkümünü red” söylemi, elbette temelsizdir. Ama bir parantez açalım. Cumhuriyet tarihi boyunca devlet eliyle ihya edilmeyi bir hayat tarzı olarak sürdürmüş olan Türkiye burjuvazisinin yozluğunu da göz ardı edemeyiz. Ve Başbakan’ın saldırısından yakınan “serbest piyasacı” patronlara soralım: “Başbakan’ın huzuruna niçin çıkmaktasınız? Kendisinden neler istemektesiniz?”
Ne var ki, “itaat veya yokluk” ikilemi, sadece parazit iş çevrelerini ilgilendirmiyor. Türkiye toplumunun tüm muhalif çevre ve akımlarına dönük faşistçe bir özlemi içeriyor. Özellikle Başbakan’ın “ideolojik” olarak nitelendirdiği devrimci, sosyalist, Kemalist akımların yaşama şanslarını ortadan kaldıran bir düzenin özlemi…

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız