İyi de, bunlar devlet mi peki?
Bülent Mumay Bülent Mumay

Hükümetin gayrı resmi ortağı Devlet Bahçeli, arada bir milli hassasiyetleri depreştiğinde, iktidarı yumuşak da olsa eleştiriyor. Neticede MHP’nin başkanı, gitgide eriyen tabanı alışverişte görsün diye bir şeyler söylemesi gerekiyor… Atatürk’ün heykellerinin peş peşe saldırıya uğramasına ses vermiyor olabilir ama “devletin bekası” gibi gördüğü meselelerde kağıttan da olsa kaplan kesiliyor.

Bahçeli’nin Barzani’nin referandum kararına verdiği tepki de bu minvaldeydi. Birkaç gün önce partisinin genel merkezinde gazetecileri topladı Bahçeli: “Bu referandum, Kürdistan provasıdır, Türkiye için gerekirse savaş sebebi sayılmalıdır.”

Tanımam ama ayağına gelirim

Partili cumhurbaşkanlığına geçtiğimizden bu yana yaşanan bir garabet oldu. MHP Genel Başkanı’nın bu tepkisine, AKP’nin Genel Başkanı Erdoğan cevap vermedi. Yanıt, yetkileri bir bir elinden alınan son Başbakan Binali Yıldırım’dan geldi: “Irak referandumu savaş sebebi olmaz.” Sebebini de şöyle açıkladı: “Savaş devletle devlet arasında olur. Biz bunları devlet olarak tanımıyoruz.”

Devlet olarak tanımadığınız birinin ayağına daha geçen hafta Dışişleri Bakanı’nızı gönderebiliyorsunuz, adamın bayrağını havalimanlarımızda göndere de çekebiliyorsunuz. Ama “devlet olmadığı için savaş açamıyoruz.”

Hani, savaş açmanın tek kriteri karşıdakinin devlet olması mı? IŞİD’e, PYD’ye karşı Fırat Kalkanı’nı niye başlattık?

***

Binali Bey yeterince milli değilmiş demek

iyi-de-bunlar-devlet-mi-peki-341826-1.

Yandaş basın eskiden birini tefe koymak için, önce AKP’den tasfiye edilmesini beklerdi. Sonra arkasına teneke bağlayıp eğlenirdi. Nitekim Pelikan darbesiyle devrilen Davutoğlu, Cumhurbaşkanlığı koltuğundan ayrılan Gül’ün akıbeti hep böyle oldu. Eleştiriler falan bir tarafa, FETÖ’cü bile ilan edildiler malum köşelerde.

Binali Yıldırım meselesinde bu kadar sabırlı davranamıyor çamur medyası. Hayır, Harikalar Diyarı’ndaki “vefa” temalı AKP Kongresi’nin üzerinden de çok vakit geçmedi. Ama şimdiden Binali Yıldırım’ın altındaki halıyı çekmeye başladılar. 2019’a kadar görev süresi olmasına rağmen.

Hani Binali Bey 2019 beklenmeden MİT’in kendisinden alınıp Saray’a bağlanmasına ses çıkarmıyor olabilir, kendisine yönelik güvensizlik iddialarına “Böyle değerlendirmek iyi niyetten yoksun” diyebilir. Ama bari başlıklarla dövmeseniz kendisini?

Son örnek dünden. Yeni KHK’leri dünkü Star gazetesi sürmanşetinden şu başlıkla duyurmuş: “İstihbarat millileşti.” Nasıl yani, hani bırakın başka partilerin iktidarını da… Gül’ün, Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun ve şimdi de Binali Yıldırım’ın başbakanlık yaptığı dönemde yeterince “milli” değil miydi istihbaratımız? MİT, Cumhurbaşkanlığı’na bağlanınca mı millileşti?

***

İzlemesem ben de inanacaktım!

iyi-de-bunlar-devlet-mi-peki-341827-1.

Çamur medyasının nasıl çalıştığını az çok biliyordum. Bu köşede de, malum cenahın yaptığı haysiyet cellatlığını, yanar dönerlikleri yazmaya çalışıyorum elimden geldiğince. Ama pespayeliğin bizzat mağduru olunca gerçekten tiksindim. Anlatayım efendim.

Deutsche Welle’nin İngilizce kanalının en prestijli programlarından biri Quadriga. Uluslararası meselelerin konuşulduğu programın bu haftaki konusu, Türkiye ile Almanya arasındaki gerilimdi. İki ülke ilişkilerini yakından takip ettiğim ve Alman basınına da yazdığım için sık davet alırım zaten.

Neyse efendim, son programda Gabriel ile Ankara arasındaki atışma, mali yaptırımlar vesaire konuşuldu. Meseleye dair iki ülkenin politikalarına ilişkin eleştirilerimi sıraladım. Ardından moderatörün “Peki Erdoğan nasıl durdurulur?” sorusuna da aynen şöyle yanıt verdim:

“Erdoğan seçilmiş, güçlü bir lider. Onu durdurabilecek ve durdurması gereken tek şey seçim sandığıdır. Uluslararası ilişkiler ya da dışarıdan bir baskı artık etkili değil. Bunun bebebi, Batı dünyasının ikiyüzlülüğüdür.”

Nedenlerini de sıraladım. (Yarım saatlik programın tamamını izlemek isteyenler buraya bakabilir: http://www.dw.com/en/tv/quadriga/s-7296)

Neyse efendim, tamamı açık kanalda yayımlanan programla ilgili Deutsche Welle’nin twitter hesabından da programın duyurusu şöyle yapıldı: “Alman politikacılar Türkiye’ye karşı yaptırım istiyor. Quadriga’da tartışıldı: Erdoğan’ı kim durdurabilir?” Buraya kadar da bir sorun yok.

Birkaç saat sonra, Akit’in bir yazarı bu tweeti alıntılayarak, Fatih Terim İngilizcesiyle şunu yazdı: “Bülent Mumay, Almanya’dan Türkiye’ye yaptırım uygulamasını istedi. Şimdi birileri buna özgür basın diyecek.”

Ne yaptırımı, ne talebi? Zaten alıntıladığı tweetin İngilizcesi, Alman politikacıların bir şey talep ettiğinden söz ediyor. Çirkefliğini yüzüne vurduğumda “Ben çeviri yapmadım, yorum yaptım” dedi, beni “cümle aleme şikayet ettiğini” söyledi. Haliyle son dönemin en yaygın çamurunu attı: “Katıksız FETÖ’cüsün.”

Bak adını bu yazıda anmak bile istemediğim insan. Biz sizin gibi “Gülen’i AK Parti kurtardı” manşeti atıp sonra önüne gelene FETÖ’cü demeyiz. Bir kucaktan kalkıp diğerine oturmayız.

O yüzden edebinle otur, yeni kucağında.

***

O anne terliği kimin suratında patlayacak?

Türk Telekom’un özelleştirilmesiyle ilgili yaşanan rezaleti yazmak yerine, aynı şirketin hazırladığı “milli emoji” bültenini büyütmeyi tercih etmiş dünkü matbuatımız. Terlik atan anne emojisini koyarak 1. sayfalarına...

Malum, yıllardır kârı cebine atıp özelleştirme taksitlerini hazineye yatırmayan şirket sallanıyor. Ya hak ettiği değerle yeni bir şirkete satılacak (ki bu yatırım ikliminde pek mümkün görünmüyor) ya da devlet tarafından yeniden satın alınacak.

“Yayında ve yapımda” emeği olanlar hesap vermeyecek elbette. Bizler ise bayi satışı birkaç bini geçmeyen havuz medyasına yıllarca sponsorluk yapan şirkete vergilerimizi ödemeye devam edeceğiz.

İleri kapitalizm bu olsa gerek.

***

Çamur medyasına Yeni Şafak’tan isyan: İnsanım, korkuyorum

iyi-de-bunlar-devlet-mi-peki-341828-1.

Çamur medyasının kendi evlatlarını bile hızla harcaması, korsan raconcuların yeterince Reisçi bulmadıklarına türlü hakaretlerde bulunması, yandaş basında bile tedirginliğe yol açıyor. İktidara yakınlığıyla bilinen Yeni Şafak gazetesinde yazan İsmail Kılıçarslan’ın dünkü “Dertleşme” başlıklı yazısı, bu tedirginliğin en açık örneğiydi. Birkaç paragrafını paylaşmak istedim:

- “Uzunca bir süredir siyaset de sosyoloji de çok tuhaf bir aralığa sıkıştı. Bir çeşit ‘metan yorgunluğu’ oluşturdu bu sıkışma. (…) Bu sıkışmayı yazamıyorum çünkü yazarsam beni vatana ihanetten yargılayacak, Reis’e ihanetten asacak bir dünya gazeteci-trolün varlığı beni korkutuyor. Ne o? Tuhafınıza mı gitti? İnsanım yahu. Korkuyorum.”

- “Bilhassa da hiçbir ahlaki düzlem tanımaksızın iftira-yalan-gıybet üçlüsünü gazetecilik falan zanneden adamlardan, kadınlardan korkuyorum. Bence onlardan siz de korkmalısınız, zira bizi uçuruma doğru götürüyorlar. Aslında bir başka korkum da ne biliyor musunuz? Bu adamlarla, bu kadınlarla aynı seviyeden, aynı sınıftan, aynı takımdan zannedilmek.”