İyi insanlar…
L. DOĞAN TILIÇ L. DOĞAN TILIÇ

İki eğitimcinin açlık grevlerinin 70’inci günü yarın. İşleri, aşları için direnişlerinin de 190’ıncı gününe geliyoruz. Yavaş yavaş eriyip giden bedenlerinin çığlığı iktidarın duyarsızlığına çarpıp yok oluyor.

Duyarsızlık bir yanda, bir “ters duyarlılık” da hemen yanı başında! Kâh gazete köşelerinden, kâh her türlü yüzsüzlüğün yapılabildiği sanal ortamından “Daha neden ölemediler” diye sallayan sallayana... Kimi yemek resimleriyle, kimi örgütsel bağlar eşeleyerek, hepsi de tıpkı İsrail’deki türdeşleri gibi “mangal yelleyerek” kötülüğün kitabını yazıyorlar.

Oysa, basit! OHAL’in hak aramaya olanak tanımayan koşullarında, KHK’yle işinden olan iki insan, seslerini duyurmanın başka da bir yolu kalmayınca, bir açlık grevinde kendi kendilerini yok ederek var olabilmeye çalışıyorlar!

Yanlarında anneleri var… Ayaklarının altı öpülesi anneler! Evlatları izin verse, onlardan önce onların yerine ölüme gidecekler... Ayakta kalmak zorunda oldukları için, üç öğünü bir çorba ile geçiştiren, çocuklarının sevdiği yiyecekler boğazlarından geçmeyen anneler...

Hani anneler günüydü ya geçen Pazar; o günün hatırına Nuriye ve Semih’in annelerine de uzatıldı mikrofonlar. Ne söyleyebilirlerdi ki? “Bize verilebilecek en güzel hediye iktidardan gelecek olumlu bir ses olabilirdi” dediler. Olmadı!

Dünyanın her yerinde iktidarların kendi yarattıkları çaresizliğin bir sonucu olan açlık grevlerine yaklaşımları benzer oluyor. Önce görmezden geliyorlar, sonra zor kullanarak vazgeçirmeye çalışıyorlar, olmadı “mangal yapıyorlar” karşılarında onları yemeye kışkırtmak için, alay ediyorlar. “Gizlice yiyorlar” diyorlar. Arkalarında bir gizli elin, akıllarından üstün bir üst aklın zorlamasıyla yaptıklarını, kendilerine kalsa bırakacaklarını söylüyorlar.

Bütün bunların temelinde ise derin bir korku; yönetilenlerin korku duvarını aşmalarından korkmak var. Öyle ya, en fazla canını alarak cezalandırabileceğiniz insan, canını vermeye başlamışsa ona daha ne yapılabilir ki?
Böyle ayak direyip oyalanan iktidarlar da gidiyor bir gün. Toplumsal vicdanda açtıkları derin yaranın ölümcüllüğünü de yanlarında taşıyarak gidiyorlar. “Siz bizi açlığa mahkûm ettiniz. Peki, o halde sizin istediğinizi yapıp dünyanın gözü önünde öleceğiz”in ağırlığı altında ezilerek…

Hiçbir iyi insanın o cümlenin ağırlığını taşıyabilmesi mümkün değil oysa! Ve iyi insan olmak ideolojiler üstü bir şey aslında; dindarın inançsızın, sağcının solcunun, muhafazakârın ve liberalin asgari bir “iyi insan” refleksiyle “gözlerinin önünde ölüm”e izin vermemeleri gerekir.

İyi insan olmak ideolojiler üstü belki ama kötülüğün ideolojisi var: Gözlerinin önünde yavaş yavaş eriyerek ölen insanlarla alay edenler, onları ve eylemlerini mahkûm etmek için örgütsel köken deşeleyenler, önlerinde mangal yelleyenler bir kötülük ideolojisinden besleniyorlar.

Platon’dan bu yana çok değişen “politika” da vurdumduymazlığı ile bu kötülük cümbüşünü körüklüyor. Platon’a göre; ekonominin temelinde “ihtiyaçlar ve açgözlülük”, politikanın temelinde ise “adalet ve doğruluk” vardı. Şimdi, ara ki bulasın adalet ve doğruluğu!

Bulmak başka bir şey ama aramaktan asla vazgeçmemek gerek. İyi insanlar adalet ve doğruluğun hüküm sürdüğü iklimlerde varlar hep. Kendimizi her nerede tanımlıyorsak, orada önceleyeceğimiz şey olmalı iyi insanlık.
O yüzden, Oğuz Abi’nin (Müftüoğlu) şu cümlelerini pek sever, sık sık da alıntılarım: “Devrimin ve sosyalizmin, özünde, sevgiye dayandığının ve ilhamını iyi insanların kalbinden aldığının neredeyse unutulduğu bir dönemde, sol, devrimciliğin akılla kalp arasında kurduğu kopmaz bağı yeniden hatırlamalı. Sosyalizm sadece doğru fikirlerin egemen olduğu bir uzmanlar sistemi değil, iyi kalplerin nefes aldığı bir dünya olarak tasarlandığı ölçüde, insanlığın kayıp rüyasını yeniden var edebilecektir.”

Dünyaya hangi ideolojik pencereden bakıyor olurlarsa olsunlar, iyi insanlar insanı n gözlerinin önünde ölüp gitmesine izin vermezler!