İyiliğin ‘Usta’sı
HAYDAR ERGÜLEN HAYDAR ERGÜLEN
Ben ‘ustam’ deyince hiç kimse dönüp bakmaz, üstüne de alınmaz, belki de ustalık böyle bir şeydir, usta olduğunu bilmemek, bilse de bilmezden gelmektir. Usta bellediğim pek çok şair vardır...

Ustam,

Ben ‘ustam’ deyince hiç kimse dönüp bakmaz, üstüne de alınmaz, belki de ustalık böyle bir şeydir, usta olduğunu bilmemek, bilse de bilmezden gelmektir. Usta bellediğim pek çok şair vardır, onların da hemen hepsi o büyük buluşma için sonsuzluğa göçeli çok oldu, seni onlara değil de onları sana benzeterek sevdim galiba, senden doğru sevdim. Senden önce hepsi şairdi, senden sonra iyi oldular. Böylece benim de ustam oldular. Yine de ben ustalığını kabul etmeyen bir tek seni gördüm, tanıdım bu dünyada. Daha da görmem, görsem sevinirim; ama benden önce senin sevineceğini de iyi bilirim. Bak bunu iyi bilirim, iyi öğrendim senden.

Yakınlarda yine yazdım, aslında hep aynı şeyleri yazıyorum: Hani benim ihtiyacım olduğu için ola ki başkalarının da ihtiyacı vardır duygusuyla şiir yazıyorum ya, onun gibi bir şey. Belki başkalarının o kadar ihtiyacı yoktur ama; şiir de kendini tüketerek üretsin diye yeniden, böyle güzel bahaneler uyduruyoruz onu yazmak için. İhtiyaç duymak, ihtiyacı olmak, insan vaktiyle çok anlamıyor, bunlara biraz burun kıvırıyor, eski ve cemaat işi değerler sayıyor ama; bence galiba biraz şiirin de iyiliğin de hayatın da esası burada. Sanki. Bir türlü ne olduğumuzu bilemediğimiz için, hem bilmem ki buna gerek var mıdır; ama madem ki arıyoruz bir yerde de biraz bulalım; ama öyle olmuyor işte. Yalandan. Lafın da öylesi makbul şimdi yakınlığın da hatta uzaklığın da. Diyeceğim, çıkıp doğrudan söylemeli, iyiliğe ihtiyacımız var bizim demeli, bizim solumuzun da yolumuzun da iyiliğe ihtiyacı var, yoksa kimi milliyetçilere, kimi liberallere, kimi ellere gitti gider, dahi gider demeli. Giden gelmiyor dedikleri de şimdi artık sol için yakılan türküdür.

Bir daha: Yakınlarda yine yazdım, insan dünya denen şu büyük otoyolda bazen kafa kafaya, bazen kalp kalbe, bazen de ağız burun, kafa göz, hayli çarpışıyor, çarpılıyor, hasar görüp yaralanıyor, hiçbir şey olmasa yoruluyor ya, yol kenarında bir tamirhane bulması için de aradan neredeyse 40 yıl filan gibi ‘bir mısra boyu macera’ geçmesi gerekiyor. Hem usta sensin, oto tamiri, kalp tamiri, insan tamiri, hem de en yakından tanığısın bu dediklerimin. Dünyanın nasıl, neden ve nereden vurduğunu anlayamadan iyice dağılmak üzereydim, neredeyse yoldan toplayacak parçalarım bile olmayacaktı ki yine sen yetiştin. Ustaydın, babaydın, abiydin, kardeştin, arkadaştın, Kel Hasan’dın, hadi bir de şiirden olsun, ‘mavi’ydin. Bir adama bu kadar çok şey yakışır mı? Az bile kalır. Sen ardından bile, tam da bugün, yokluğunun 5. yılı biterken bile söylenmesini istemezdin, istemezsin ama; yalnızca benim değil, hatta benim hiç değil, çünkü 68 yıl bir ‘küçük dev iyilik’ olarak yaşadığını bilirim, bilmesem de iyice öğrendim diyelim, ama başkalarının ve bizim başkalarımızın gittikçe daha tenha, seyrek ve gittikçe de hazin azlığımızın, azınlığımızın ihtiyacı var bu iyiliği bilmeye, iyi olmaya, iyi bilinip iyiliği bildirmeye. Bir de ‘iyiliğin ustaları’nı hatırlayıp unutmamaya elbet. Bunu unutmak işte kendini unutmaktan da öte, hiç hatırlamamaktır.

Sen ‘dede’ydin ama ‘dedelik’ yapmadın, ‘baba’ydın ama bundaki iktidara, bu iktidarın kendiliğinden oluşuna, neredyse bunda bulunacak bir ‘masumiyet’e bile tenezzül etmedin, ‘usta’ydın ama çırakların el alma törenlerinden mahcubiyetle geri çektin elini... ‘İyiydin ama...’ diye başlayan bir cümle kurup, iyiliği de bunlardan biriymiş gibi süsleyemem. İyilik çünkü tuhaf bir şeymiş bu dünyada. Çünkü yerine meğer deyip, hayret makamından çok yazdım bunu da, fazla ağır olmasın dedim bu kez. Dünya şurda dursun, ‘ütopyası var’ denilen, ‘isyan ve tevekkül’ün sezgisine bilgisinden önce varmış diye övülen, ‘o güzel atlara binip gitmeden önce güzel olan adam’lar, kadınlar, neyse o ‘kabile’de bile tuhaf karşılanırmış iyilik. Ancak başkalarına benzersek, başkaları gibi yaparsak biz de ‘başarılı oluruz’, başarı başa geçmekten gelmiyor mu hem, diye düşünmeye başlamış o azınlığın çok mensubu. İyiliğin tekkemizden sürülmesi de yeni değildir bilirsin. Ama yerine de başka bir şey koyulamaması da o kadar eskidir işte. Eskiyi yitiren yeniyi de bulamıyor bazen.

İyilik, çokluk değil, bu evvelin bilgisi. İyilik, yokluk gibi, boşluk gibi. En çok da, belki de tam yerinde, yani yoklukta ve boşlukta hem ortaya çıkıyor hem de arandığını hissettiriyor ve ihtiyaç hasıl oluyor bundan. İyilik, bir gelenek gibi değil ama bir miras gibi. Vasiyet açılınca hepimize bir iyilik kaldığını öğreniyoruz. Senin vasiyetin yokluğunda açılmadı ki güzel ustam, senin vasiyetin hep açıktı zaten. Biz seninle buluşmadan, oğulların, kızların, yani abilerin ve ablaların olmadan önce de açıkmış! Dünyaya bu açıklıkla gelmişsin, bu açıklıkla gittin, hiçbir şeyi kapatmadın. ‘Biz’in yanına ‘çırakların’ kelimesini koyamıyorum, çünkü galiba böyle bir ustalığın çıraklığı yok, iyiliğin çırağı da, çıraklığı da olmuyor belki. ‘İyiliğin ustası’ olmak belki de sadece ‘yol’u göstermektir, öyleyse o yolu sürenlere de geride kalmamak yakışır... dedim demesine de...

Ustam bu cümlelerimin seni üzmesini istemem, zira sözlerimle seni öne çıkarmaya çalıştığım filan yok, hem sen öne geçmek istemezsin hem de sen çoktan varmış yolun başında gelenleri bekliyor olursun zaten. Sabırla. Şikâyetsiz. Ve geniş bir kabul salonuna benzeyen o gülümseyişinle. Sabır zarafettir, evet, şikâyetsiz yaşamanın bir erdem olduğunu da sende gördüm, gülümseyişin için ne yazabilirim ki, herhalde iyiliği candan içeri görmenin, göstermenin bundan yalın bir şiiri olamazdı. Öyle olmak isterdim, sen gibi, sendeki haller gibi, çünkü iyilik ancak bir başka iyilikte yaşarsa, şiirin hayatımızdaki yeri ne sorusuna verilecek bir cevap gibi, anlamlı olur, iyi olur. Şiirin hayattan nasiplendiği gibi, hayat da şiirden payını alır. İyiliğin iyilikten pay alması da onu azaltmaz, aksine hem çoğaltır hem de sürekli kılar.

İnsan iyilikle, değil hayatta, siyasette, yolda, yazıda karşılaştığında bile heyecanlanıyor artık. O yüzden âşık olduğu birisi “bana söyleyeceğin bir şeyler yok mu?” demiş gibi ansızın ve hiç beklenmedik bir anda ve yerde karşılaşmışlar gibi, ne diyeceğini şaşıran şaşkın âşık halinden beter bir hal bu. Daha da beteri, benim mavi ustam, şaşırmak ne, insan unutuyor her şeyi. Öyle de olmamalı mı? Öyle bir iyilik olmalı ki, insan herşeyi unutmalı. Belki insan unutmamalı da, o iyilik bütün kötülükleri bile unutturacak bir yoğunlukta, yaygınlıkta olmalı. Sen iyisin, bunu bilirsin, hem senin iyiliğinin kitaplarda, şiirlerde yazanla, şarkılarda, romanlarda, filmlerde geçenle ilgisi yok ki, onlarda iyi insanlar, iyi karakterler filan vardır, olsun, iyidir. Ama seninki günle gece bir olmuş gibi, sözle eylemi, yolla süreği, edep erkanla ahlakı, ruhla bedeni buluşturup yekpare bir ‘can’a dönüştürmüş bir iyilik fikri, iyilik ruhu, iyiliğin canı olmuş ki, biz buna ‘karşılığı yok iyilik’ diyebiliyoruz yalnızca. Karşısına ‘kötülük’ koymuyoruz, onu aramıyoruz, iyiliği kötülüğe göre değerlendirmiyoruz, kısacası ‘kötülüğü düşünmeden iyilik’ diyoruz senin bıraktığın mirasa.

Gökyüzü gibi açık adam, mavi ustam, babam Kel Hasan, sen ki her iyiliğe yakışırdın, senin iyiliğin de bize uzuuuun bir yol olsun bu dünyada.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız