Julia Kristeva referandumda hayır diyor!
TARIK ŞENGÜL TARIK ŞENGÜL
İçinde yaşadığımız dönemin toplumsal ve siyasal bir krize işaret ettiği konusunda yaygın kabul gören bir tespit yapılıyor. Ancak bu

İçinde yaşadığımız dönemin toplumsal ve siyasal bir krize işaret ettiği konusunda yaygın kabul gören bir tespit yapılıyor. Ancak bu krizin aynı zamanda toplumun temel yapı taşı konumundaki bireyin de krizi anlamına geldiği yönünde bir tartışmaya nadiren şahit oluyoruz.
Oysa, büyük ölçekli toplumsal projelerin karşı karşıya kaldığı tıkanma, kamusal otoritenin en azından alışılmış biçiminin çözülmesi ve yerinde filizlenen yeni otorite anlayışının bir arada tutmak bir yana, yaptığı her müdahaleyle, toplumu biraz daha dağınıklaştırması ve bu durumun yol açtığı yeni sorunlar, dolayımlı bir biçimde de olsa, bireyin psişik dünyasında kendi başına çözmekte zorlandığı gerilim ve huzursuzluklar yaratıyor.
Ünlü psikanalist Kristeva’nın paternal otoritenin başarısızlığı olarak adlandırdığı bu sürecin sonunda, psişik dünyasında yoksullaşma, yabancılaşma ve anlamlandırma krizine dönüşen bu gerilimler karşısında çaresiz kalan bireye, bu umarsız durumuna deva olma sözü vererek seslenen üç farklı güç ya da dinamikten söz etmek mümkün görünüyor.
Psişik alana en doğrudan müdahale ilaç sektöründen geliyor. Başta prozak olmak üzere, anti-depresan niteliğindeki ilaçlar sayesinde, birey bu alandaki sorunlarını çözmese bile, içine düştüğü kaygıları askıya alıp, yaşamını inişli çıkışlı biçimde de olsa sürdürüyor. Bu tür bir askıya alma stratejisi bilimsel/kurumsal alanın dışına çıktığı ölçüde, uyuşturucu madde kullanımı olarak karşımıza çıkıyor.
Bireyin sorunlu psişik dünyasına toplumsal alandan bir diğer müdahale, başta medya olmak üzere, imajlar dünyasından geliyor. Bir yönüyle, bireyin medyayla girdiği ilişki biçimi anti-depresanlar ya da uyuşturucularla girdiği ilişkiden çok farklı değil; kendi iç dünyasındaki yoksulluğu bir yana bırakan birey, bu kez medyanın inşa ettiği imajlar dünyasının yüzeysel zenginliğine sığınıyor. Çok sayıda kanal ve onlarca kahraman aracılığıyla, kolayca kim olduğu sorusundan kurtulup, hangi dizinin müdavimi ve hangi kahramanın müridi olacağı sorularına odaklanıyor.
Öte yandan, diziler dünyasından bir an sıkılıp, ülkede ne olduğunu anlamak isterse, medya bu konuda da zihinsel yorgunluk yaratmayan seçenekleriyle hazır; Barlas’ı,  ya da Kongar’ı seçip, emrine verilen uzman aracılığıyla, derin bir düşünsel etkinliğe girmeden, sürecin parçası oluveriyor. Televizyon ekranından uzaklaşıp, internet aracılığıyla sanal dünyanın parçası haline gelmemişse, imajlar dünyası birey için bu kez benzer bir rahatlama ortamını alışveriş merkezleri aracılığıyla sağlıyor. Hemen her şeyin standartlaştırıldığı bu merkezlerde, fazla kafa yormadan yapılan tüketimin kendisi sonuçsuz bir terapiye dönüşüyor. Sorunlarını çözmek bir yana, bu derece imajların belirleyici olduğu bir dünyada, birey neyin gerçek neyin hayal olduğunu ayırt etmekte zorlandığı bir konuma itiliyor.
Kuşkusuz bütün bu bireysel ve sosyal alandaki “tedavilerin”, siyasal alanda da uzantısı var. Burada da belirsizlikler, tanımlama ve kimlik sorunlarıyla bunalmış bireyin karşısına, çözüm dogmatik ve köktenci siyasal parti ve hareketler olarak çıkıyor. Bireyin yaşadığı anlamlandırma ve yabancılaşma sorunu karşısında, dogmatik ama bir o kadar da seçmesi kolay ikililikler etrafına kurgulanan milliyetçi (ya sev ya terk et) ama daha çok da İslami değerleri (imanlı-imansız) öne çıkaran siyasal anlayışların geniş bir destek ve toplumsal taban bulması şaşırtıcı değil.
Bir kez daha Kristeva’ya dönersek, bu süreçlere ilişkin şu tür bir tespiti yaptığını görüyoruz; bir zamanlar fiziksel olarak paternal otorite tarafından işgal edilen mekan, bu otoritenin darmadağın edilmesinden sonra, yukarıda saydığımız türden mutlakçı paternal alanlar tarafından ele geçirilmiş bulunuyor. Geçmişte paternal otoritenin sesini duyduğumuz yerde, bugün medyanın inşa ettiği imajların, ilaç sektörünün, dogmatik siyasi ve dini söylemlerin sesini işitiyoruz. Öte yandan popüler ifadesiyle, kimlik krizi yaşayan bireye bu üç farklı düzeyden seslenen söylemlerin ortaklaştığı temel bir nokta var; çözümün bireyin kendi inisiyatifini gerektirmemesi; yani dışsal olarak sağlanması ve bütün bu süreç içinde bireyin, tıpkı bir robot gibi, dışarıdan verilen komutları izlemesi. Dogmatik nitelikte de olsa, kesinlikler içeren bu tarzın, belirsizlikler içindeki bireye bu derece çekici gelmesini anlamak hiçte zor değil.
Bu görece soyut tartışmayı somutlaştırmak istersek, bu da hiç zor değil; önümüze konulan referandum, bu yeni mutlakçı paternal otoritenin bireyle kurduğu ilişkinin içeri(ksizli)ğini açıkça göstermiyor mu? Maddelerin ayrı ayrı değerlendirilmesi de ne demek? Demokrasi taraftarıysan evet, değilsen hayır diyeceksin. Eğer değişiklik paketinin içeriğini çok dert ediyorsan, onu da Barlas ve Kongar ikilisine bırakacaksın; birisi niçin evet, diğeri niçin hayır denmesi gerektiğini anlatmakla görevlendirilmiş durumda. Eğer bu tartışmayı sıkıcı bulduysan, bir diğer kanalda, sanat dünyasının evet ve hayır diyen ünlü imajlarını, bir başkasında, akademik dünyanın medyatik isimlerini bulabilirsin. Bütün bu sürecin sonunda, bireyden beklenen dogmatik ve kategorik bir biçimde karar vermesi; bu konuda akılcı bir tartışma yapmanın imkansızlığı karşısında, bilgilenemeyen ve kararsız kalan birey açısından gösterilen yol açık; imajlar dünyasındaki kahraman(lar)ını izle!
Özetlemek gerekirse; bu referandum süreci iki özelliğiyle öne çıkıyor. Birincisi büyük ölçüde çuvallamış paternal otoriteden kalan son kırıntıları da temizleyip, yerine mutlakçı paternalist otoritenin kurumlarının yerleştirilmesi. İkincisi, seçmen konumundaki bireyi, sorgulayıp, tartışmayan, kategorik ve dogmatik inançlarla hareket eden ve imajlar dünyasının girdileriyle karar veren bir konum tanımlaması. Böylece, bu süreç bir yandan mutlakçı paternalist otoritenin, diğer yandan da ona uygun bireyin inşasında önemli bir aşamaya işaret ediyor.
Kristeva’nın bu referanduma hayır anlamına gelen bir sözüyle bitirelim; “bazen bir ideale, yapay bir otoriteye, tutunmak isteriz; ancak o yerinden ettiğinden daha dogmatik hale gelir”…
Biz anlatamadık; belki Kristeva söyleyince anlarlar diye düşündüm.