Kaçıp Gitmek
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
İnsanların konuşmalarına kulak misafiri oluyorum, sokaklarda, kahvelerde, kaçıp gitmekten bahsediyorlar sürekli. Kışın o iç karartıcı, az güneşli havası, gündemin iç karartıcı umutsuz havasıyla birleşince, belli ki iyice bunaltmış herkesi. Ama gelin görün ki, çoğu kişinin kaçacağı yer bir dost meclisinden ya da kendisi için özel bir mekândan öteye gidemiyor. Aslında bu “kaçıp gitme” ruh hali, bana da bulaşmış olmalı ki, işten çıkar çıkmaz, yıllardır müdavimi olduğum “balıkçılar kahvesi”nde buluyorum kendimi.  Pencerelere vuran, yağmur mu, yoksa denizden yükselen dalgaların damlaları mı kestiremiyor insan burada. Balıkçılar da kendi iç sıkıntılarından yorgun düşmüş olmalılar ki, alışık olunmadık bir sessizlik hâkim kahveye. Arada bir duyulan öksürük sesi ya da heyecansız oynanan bir tavla oyunundan gelen zar ve taş sesleri olmasa, içeride oturanlar balıkçılar değil de, onların hayaletleri diye düşünebilirsiniz. Ama yine de insan burada az da olsa bir huzur bulabiliyor. Öyle aman aman huzur meraklısı birisi olmasam da, kendimi dinleyerek kafamı toparlama ihtiyacı duyuyorum ben de...

Biraz bayatlamış olsa da, çayımdan sıcak bir yudum alıp pencereden denizi izlerken, son zamanlarda adı sıklıkla Başbakan’la anılır olan Paul Auster’in Can Yayınları’ndan çıkan “Kış Günlüğü” adlı kitabındaki şu sözlerini düşünüyorum: “Hiç kuşkusuz çağdaş Amerikan yaşamının kötülüklerinden ve aptallıklarından yakınıyorsun; sağın giderek tırmanışına, ekonomideki adaletsizliklere, çevrenin ihmal edilişine, altyapının çöküşüne, anlamsız savaşlara, meşrulaştırılmış işkence barbarlığına, Buffalo, Detroit gibi yoksullaştırılmış şehirlerdeki olağandışı uygulamalara, parçalanıp dağılmaya, işçi hareketinin yıpranmasına, aşırı pahalı okullara gitmeleri için çocuklarımızın sırtına yüklediğimiz borca, zenginle yoksulu ayıran uçurumun giderek büyümesine, tabii bu arada çevirdiğimiz boktan filmlere, yediğimiz boktan yiyeceklere, düşündüğümüz boktan fikirlere verip veriştirmediğin bir gün bile yok. Bunlar insanda devrimi başlatmak ya da Maine ormanlarında ağaç kökleriyle, meyvelerle beslenerek inzivaya çekilmek isteğini uyandırmaya yeter.

Böyle yazmış Paul Auster. Hani, düşünceleri yüzünden insanlar hapsediliyor diye Türkiye’ye gelmeyi reddeden yazar. Başbakan ya da Cumhurbaşkanı davet etse de gitsek diye kıvranan yazarlarımız, Auster’in bu davranışını kaba ve yakışıksız bulmuşlardır muhtemelen. Türkiye’de yaşasaydı yerinin, Ragıp Zarakolu ya da Ahmet Şık’ın yanı olacağını tahmin etmek de pek güç değil. “Kış Günlüğü”ne yazdıklarına bakınca, “devrim başlatmak”tan bahsediyor ki, bu sözleri İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in yakınlarda yaptığı terör tanımına fazlasıyla uyuyor. Büşra Ersanlı’nın halka isyan eğitimi vermekle suçlanması gibi, devrim başlatmayı çare olarak düşünen Paul Auster’in de romancı-terörist olduğuna dair bir kuşku ortamı yaratmakta zorlanılmazdı muhtemelen...

Paul Auster, bu sözleriyle iki tercih koyuyor önümüze: Ya devrim başlatın, ya da inzivaya çekilin. Alevden giysisini sırtından çıkarmayan Yunan halkıyla karşılaştırınca, Türkiye’de insanların çoğu ikinci yolu seçmiş gibi gözüküyor şimdilik. Ormanlarda ağaç kökleriyle beslenilmese de, inzivaya çekilen çekilene... Devrim yapmaktan daha kolay bir yol çünkü inzivaya çekilmek. Bir tür ölü taklidi yaparak yaklaşandan korunabiliyor insan. KESK’e operasyon mu yapılmış, yüzlerce kişi gözaltına mı alınmış, farkında bile olamıyor insan o inziva içinde. Çünkü dış dünyanın rahatsız edici gerçekliğinden uzak durarak kendi varlığına yoğunlaşmış oluyor. Bugün edebiyatçılarımızın önemli bir kısmı da böylesi bir inziva içinde yaşıyor. Ama emin olun içten içe rahatsızlar. Belki yeterince o rahatsızlığı idrak edebilmiş değiller, ama rahatsızlar. Yazdıkları öykülerde, romanlarda, şiirlerde bunu görmek mümkün. Yazdıkları şeyi ya da o şeyi yazan olarak kendilerini önemseyemedikleri içindir belki, sürekli olarak övgü ve alkış ihtiyacı duyuyorlar. Eğer birileri alkışlamıyorsa, kendi kendilerini alkışladıklarına da tanık olabiliyoruz gazete ve dergilerdeki yazılarında, söyleşilerinde. Ya da birisi çıkıp yazdığı ürüne azıcık bir eleştiri getirecek olsa, fena halde sarsılabiliyorlar. Bu denli incinebilir olmaları, onları ister istemez cesaretsiz ve samimiyetsiz ürünler vermeye zorluyor ki, ölü taklidi yaparak kendilerini koruyacaklarını düşünürken azar azar öldüklerinden haberleri bile olmuyor çoğu zaman. Hem inzivaya çekilip, hem de halkın onları umursamayışlarından hayıflanmaları, sağlıklı bir inziva yaşayamadıklarını da gösteriyor aslında. Paul Auster, kendisini değil, edebiyatı ciddiye aldığı için o unutulmaz romanları yazdı, demeyeceğim. Roland Barthes’ın Mehmet Rifat ve Sema Rifat’ın Türkçeye kazandırdığı “Romanın Hazırlanışı” adlı yapıtında yazdığı gibi,  yazar kendisini kendisi için tasarlayan kişidir aynı zamanda. “Kendi karşıma” der Barthes, “rolün bütün yoğunluğu, bütün kutsallığı içinde yazar olarak çıkıyorum, yazar olmama yardım etmek amacıyla.” Barthes’ın Flaubert’ten alıntıladığı gibi “insan kendi kendisinin karşısına güçlü bir insan olarak çıkmalıdır; güçlü olmanın yolu da budur.” Yunanistan’da halk, kendi gözünde kendisini güçlü görüyor olduğu içindir ki, isyanın alevden giysisini giymekten korkmuyor hiç.

Yağmur şiddetini iyice arttırdı. ‘Balıkçılar kahvesi’nin camına vuran yağmurun sesi, kahvehanenin sessizliğini bastırıyor git gide... Kahvehanenin içindeki herkes, yağmur tarafından rehin alınmış olsa da, açık unutulmuş bir pencereden içeri giren soğuk ve ıslak bir ürpertiyle, sanki daldıkları uykudan uyanmışlar gibi birbirlerini fark ediyorlar bir anda. Yeniden konuşmaya, birbirleriyle şakalaşmaya başlayan balıkçıların gürültüsü yağmurun sesine karışıyor. Kaçıp gitmek arzusu, yalnızlıktan başka bir şey değil aslında...