Kadıköy’de dört mevsim
SERKAN ÖNGEL SERKAN ÖNGEL
Kadıköy’de bahar Moda sahİlİnden denİze uzanan ellerİmİzİn arasından süzülen denİz suyunun ıslattığı kayalıklardır bİr parça

“Burada kış, tıpkı beyaz koyun yününe bürünmüş bir köylü gibi, kalın bir kürkün altında geçiyor”. Benjamin, bir mevsimi ve bir kenti tasvir ederken böyle bir metafor kullanmış Moskova Günlüğü’nde. Kadıköy’ün mevsimleri geldi aklıma. Kürkün altında geçen mevsimler yoktur Kadıköy’de. Kadıköy’de kış tatlı bir esintidir olsa olsa. Sokakta olmaya devam eder insan. Kadıköy’de kış mendirekte, fenerin yanına üşümüş bedenini kırmızı bir şaraba yatırıp Haydarpaşa Garı’na bakan ve eldiven giymeyi sevmediği için ara ara ellerinin arasına sıcak nefesini üfleyen bir gencin biriktirdiği anıların altında geçer.

Kadıköy’de bahar Moda sahilinden denize uzanan ellerimizin arasından süzülen deniz suyunun ıslattığı kayalıklardır bir parça.

Kadıköy’de yaz, akşamlarında sokak sokak gezmektir. Herkesin görmek istediği biri vardır muhakkak. Ve Kadıköy’de buluşulmaz rastgelinir. O yüzden Kadıköy’de yaz sokakta karşılaşma ihtimalidir.

Kadıköy’de sonbahar Yoğurtçu Parkı’dır biraz. Ayaklarının altında çıtırdayan yaprakların çıkardığı sesin banka uzanmış bir kedinin altından geçmesidir usulca.

Sıcak bir gülümseyişle yazılmış sözcükler “yalnızlığın tozunu almaktan” bahseder. Evet biraz da yalnızlığın tozunu almaya benzer Kadıköy. Tozu kalkınca yalnızlığımız öylece kalır ortada. Kitapçıların, kafelerin, dişil alkollerin, martıların, Haydarpaşa Garı’nın, mendirekteki yazıların, deniz kokusunun, balık adamlar kulübünün, Edip Cansever otelinin, kayalıkların, vapurdan inip Kadıköy’e ayak basmanın hepsi ama hepsi yalnızlığımızın tozunu almak içindir, öyle değil mi?

Kişi gerçekten tutkularıyla yalnızlığını adlandırıyorsa sadece Cemal Süreya’nın dediği gibi ve Cemal Süreya, tabelası sık sık çalınan sokağı ve takıldığı mekanları ile Kadıköy’de ise hâlâ, yalnızlığın en çıplak başkentidir Kadıköy.

Kadıköy bir kasabadır. Kadıköy’de tanıdık bir insana rastlamak, belli mekanlarda belli insanları bulmak kolaydır.

Kadıköy’de insan bir çeşit flâneur1’dür. Aylaklık yapmak için uygun bir yerdir Kadıköy. Malın fetiş karakteri değil, sokakların tarihi şekillendirir düşlerden yapılma bu kasabayı.

Henüz AVM’lere teslim olmamıştır. Tarihi balıkçılar çarşısı meyhanelere karşı kan kaybetse de ayaktadır.

Kadıköy bir kültürdür. Kendini yeniden üreten bir kültür. Değişir ama ruhunu kaybetmez.

1990’lı yılların Akmar Pasajı, Fasıl’ı, mendirek günleri, hasırlar, yağmurlu sokaklar bir düşler geçididir şimdi.

Kadıköy sokakları kalabalıklarda kaybetmek istediğimiz yalnızlığımız gibidir.

Eski Süreyya Sineması’nın kokusudur. Saatlerce kitaplara bakmaktan başının dönmesidir kitapçıdan çıkarken. Mendirekte türkü söylemek, şiir okumaktır bağıra bağıra. Moda sahilinde çimlere uzanmaktır yaz akşamları.

Moda İlkokulu’nda okurken, sınıf arkadaşlarımın kapıcı dairelerinde VHS videodan çizgi film izleyip, Bahariye Caddesi’ndeki apartmanların servislerine eşlik ettiğim günler çok uzakta şimdi. Top oynadığımız, okulumuzun yanındaki apartmanın arkasında boş arazinin üzerine yeni bir apartman kondurulmuş durumda. Bahariye Caddesi trafiğe kapalı, o zamanlar değildi.

Ortaokulu şimdi Akmar Pasajı’nın olduğu yerde Marmara Koleji’nde okumuştum. Hababam Sınıfı’ndaki kolej gibi vasat bir kolejdi. Hocalarımızın çoğu emekli olmuş hocalardı. Yeteri kadar para kazanmıyor diye kapattılar okulu. Yarım kaldık arkadaşlarımızla. Seksenlerin sonuydu. Mendireğin yanındaki alan doldurulmamıştı henüz. Şimdi Starbucks’ın olduğu yerde hamburgerci açılmıştı. Hamburgerimizi alıp öğle tatilinde mendireğin sonuna kadar giderdik. Dalgaların sesini dinlerdik. Karakolun yanında yer alan parkta -şimdi yok o park- top oynardık. Sonra top oynadığımız alana bir havuz yaptılar. Halil Lahmacun vazgeçilmezimizdi. Şimdi resmi asılı dükkânda Halil amcanın. Mekânı oğlu işletiyor. Ekspres İnegöl köfteciye paramız yetmezdi. Baylan’da ilk tatlımı o dönemler yedim.

Biz orta ikinci sınıfa geçtiğimizde kapalı spor salonumuz kapandı. Şimdi sahafların olduğu yer olarak dükkânlara bölündü. Nezih Kitabevi en sık gittiğimiz yerdi. Oraya girip oyuncakları karıştırmak en büyük zevklerimizden biriydi.

Ardından üniversite günlerim geldi. Beşiktaş’ta okudum. Mimar Sinan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi. Okul son derece politik. Biz de Kadıköy’den gelmişiz. Kadıköy sokaklarında alışığız Nazım’ın, Che’nin, Deniz Gezmiş’in, Mahir Çayan’ın resimlerine. Her pazar kitap tezgahları kuruluyor Kadıköy’de. Hafta içi ise gümüş tezgâhları. Hasır çay bahçesi var hayatımda. Bir de Sığınak Cafe. Sonra mendirek akşamları. Şiir günleri. Okuldan çıkıp herkes Taksim’e gider ama beni ayaklarım Kadıköy vapuruna götürür. Sonra Kadıköy sokaklarında aktif siyasetle geçen uzun günler.

Yıllar geçti. 2000’ler geçti. Sonra barlar iyice istila etti Kadıköy sokaklarını. Ama ruhuna zarar gelmedi Kadıköy’ün.

Sokak sokak öptüm bu kasabayı. Sokak sokak sevdim…

Gerçeklik ile düş arasında ince bir çizgi var. Her yaşanmışlık bir süre sonra bir hayal kadar yakın bir o kadar da uzak oluyor bize. Sadece duyumsuyorsun yaşanmışlıkları.

Ve her yaşanmışlık düşlerimizi bizden uzaklaştırıyor bir parça. Ve düş ile gerçek arasında Kadıköy sokakları. Bir yanık tadı ağzımda.2

1. Avare gezinen

2. "En güzel düş bile gerçeklikten farklılığını ve bağışladığı şeyin sadece bir yanılsama olduğu bilincini bir leke gibi taşır üzerinde. En tatlı düşlerde hep bir yanık tadı olmasının nedeni de budur." Adorno