Kadın, devrim, öykü!
14.11.2016 12:36 BİRGÜN KİTAP
Karabulut’un kadın kahramanları da, erkek karakterleri de arzunun kriz anlarında ya da arzunun karanlık patikalarına yolları düştüğü zaman birbirlerini buluyorlar ve buluşmalarından kaynaklı sözcük ışımasından birçok hikâye doğuyor

AYŞEGÜL TÖZEREN

Bu yazı masa başında yazılmadı. Sokaklardaki kırık dökük kaldırım taşlarını arşınlarken, cezaevi duvarlarına karşıdan bakarken, protestolardaki ilk slogandan sonra, son olmayacak hayal kırıklıklarının öncesinde yazıldı. Çünkü, “Muhteşem Tutkularımızın Bir Sonraki Saati” isimli öyküler toplamı da işte, sokakta, yaşamın dehlizlerinde okurunun adımlarını takip ediyor, yaşamdan anları öykünün diline katıyor… Bu yüzden Matmazel Bendis, Bay Kelimeler kitabın arka kapağının kartonunu hissettikten sonra da yaşamaya devam ediyor.


Özcan Karabulut, yaşadığı coğrafyanın en çalkantılı günlerinde derin bir edebi sessizliğe bürünmüştü. Karabulut, her yıl öykü ya da roman kitabı hazırlayan yazarlardan hiçbir zaman olmadı. Son öykü kitabını 2000 yılında “Aşkın Halleri” başlığıyla yayınlamıştı. Bundan sekiz yıl sonra ilk romanını, “Amida, Eğer Sana Gelemezsem”i okurla buluşturdu ve yeni öykü kitabı için Karabulut’un kalemini takip edenler bir sekiz sene daha beklemek zorunda kaldı. Öyküden romana, romandan öyküye geçen yazar, bu sınır geçişlerini ya da gönüllü ihlallerini “Muhteşem Tutkularımızın Bir Sonraki Saati” ile kayda geçiriyor. Yeni öykü kitabı “Amida, Eğer Sana Gelemezsem” başlıklı romanının çekirdeğini oluşturduğu anlaşılan “Gece, Bir Otel Odasında” ile başlıyor. Özcan Karabulut’un dilinin temel özellikleri ilk öykü kitabından itibaren değişmedi, diline katman katan oyunlar değil, yaşamın yalınlığından ve şaşırtıcılığından doğan ani çelişkiler… Böylelikle yazar, dinamik bir anlatımla okurunu da yakalayabiliyor. İlk romanının olduğu kadar, yeni kitabının ilk öyküsünün de anlatıcısı, “Kentin yanına uzanıp deliksiz bir uyku çekmek için kıvranıyordum,” diye hikâyesini başlatan bir erkek karakter... Uykusuzluğu, uykusuzluğunun nedenleri ve getirdikleri de hem romanın, hem öykünün hikâyesini oluşturuyor. Aynı zamanda da bu durum, edebiyat açısından da bir deney(lem) alanı sağlanıyor. “Bir” hikâyenin yazar tarafından hem öykü, hem roman türünde nasıl işlenebileceğini, nerelerde farklılaşabileceğini gösteriyor. Öyküde nasıl hikâye içindeki hikâyelerin birbirine görünmez zincirlerle bağlandığını, romanda ise karakterlerin özelliklerinin uzun uzadıya anlatımıyla sağlam halatlarla örüldüğünü işaret etmesi yönüyle de dikkat çekici.

Özcan Karabulut, biçim deneyimlerinden kaçınmayan bir yazar. Ancak onun “cesur” bir yazar olarak nitelendirilmesinin nedenleri arasında biçim deneylerinden çok öykülerinde ve romanında seçtiği hikâyeler yer alır. Karabulut, yazın yaşamı boyunca ne politik olana değinmekten, ne de bedeni baştan ayağa ele almaktan uzak durdu. Bir başka deyişle, hep suya sabuna dokunan metinler kaleme aldı. Bundan dolayı, belki de, okurlarının zihninde ve ruhunda hep bir his, bir leke bıraktı ve belki bundan dolayı her okurunun Özcan Karabulut öyküsü, öykü alıntısı birbirinden farklıdır.

“Muhteşem Tutkularımızın Bir Sonraki Saati”ni oluşturan öyküler, “Gece, Bir Otel Odasında”, “Cin Ziyaretleri”, “Matmazel Bendis”, “Yıldız”, “Bay Kelimeler” ve kitaba adını veren öyküden oluşuyor. Öykülerin temel izleğine bakıldığında kadın öykülerinden oluştuğunu görüyoruz. Öykülerdeki anlatıcı çoğu zaman erkek olsa da, kadın hikâyelerini anlatıyor. Özcan Karabulut’un öykü karakterleri erkek, her daim kahramanları kadın… Kadınları kahraman, erkekleri karakter olarak nitelememin başlıca nedeni altı öykünün de kadınların “özgürleşme” hikâyelerinden oluşuyor olması. Kadın kahramanlar karşılaştıkları Gezi Hareketi gibi toplumsal büyük kırılma anlarıyla ya da ilişkilerindeki bireysel deneyim ağlarındaki değişimle, “özgürleşiyorlar.” Yazarı da cesur ya da daha doğru bir ifadeyle “özgür” olarak sıfatlandırmanın bir dayanağı da hem özgürleşebilecek cesareti gösteren kadınların hikâyelerine yer vermesi, hem de kadınların özgürleşmesinin “cinsellik” üzerinden gerçekleşiyor olması. Yaşadığımız coğrafyada muhafazakârlaşma sürekli el arttırırken, beden politikalarına değinen öyküler yazarak, kadınların cinsellik üzerinden de özgürleşebileceğini ve bu bağlamda asıl savaş alanının kadın bedeni değil, erkek cinselliği olduğunu işaret eden öyküleri yazanın özgür bir kalem olması gerekir.

Özcan Karabulut’un erkek karakterlerinin en belirgin özelliği ölüm ve baba ile meseleleri… Erkek karakterlerin sorun alanı olarak yansıtılan bu iki mesele, “Cin Ziyaretleri”nin hikâyesi içinde kristalleşiyor. “Babanız sizin kendisi gibi olmasını ister ama siz devrim yapmak istersiniz,” diye derdini anlatan Cin Ziyaretleri’nin isimsiz erkek karakteri, ölüm ve babanın kesişiminde olan ana meselenin, toplumsal yaşamda olduğu kadar yaşamında da devrim yapabilmek olduğunu işaret ediyor. Erkeğin, değiştirebilme gücünü yitirdiği zaman babaya dönüştüğünü anlatıyor. Kadınsa devrimin kendisi.

Karabulut’un kadın kahramanları da, erkek karakterleri de arzunun kriz anlarında ya da arzunun karanlık patikalarına yolları düştüğü zaman birbirlerini buluyorlar ve buluşmalarından kaynaklı sözcük ışımasından hikâyeler doğuyor bir anlamda… Özcan Karabulut’un aşka ve arzuya değinen hikâyeleri kriz anlarında doğuyor. Ancak, okuyan öyküdeki kadına, erkeğe köşe başında rastlayacakmış hissini taşıyor. Özcan Karabulut’un anlatış gücü, krizi olağanlaştıracak sakin bir dili kurabiliyor. Bundan dolayı, hikâyelerde sözcüklerle kurulan her bir ilişki biricik, her bir ilişki sokaklardan sayfalara süzülmüşçesine gerçeğe yakın.

Özcan Karabulut’un öyküleri toplumsal olanla bireysel olanı hassas bir dengede birarada işliyor. Öykülerin arkaplanında toplumsal ve siyasi olaylar bir nehir gibi akıyor. Edebi estetik içinde siyasi tarihe kayıt düşen Özcan Karabulut öyküleri, yıllar sonra okunsa da, güncelliğini yitirmeyecek kadar genç ve zinde!