Kadınlar polisiye sever
08.06.2018 11:26 BİRGÜN KİTAP

TÜLAY GÜNEŞ KILIÇ

Yakın zamana kadar suç kurgusunun gelişim öyküsü bir erkekten diğerine, Edgar Allan Poe’la başlayıp Arthur Conan Doyle’la sevilen, sonrasında Dashiell Hammett ile devam eden bir hareket olarak tanımlandı. Gizem, sır ve aldatmacalar dolu bu türün eleştirmenleri, suç kurgusunun tarihini yazarken tuhaf bir şekilde kadınları içeren kitapları, yazar veya karakter fark etmeksizin görmezden geldiler. Altın Çağ ve seksenlerdeki feminist akım birdenbire ortaya çıkmış gibi davranıldı, Poe ve Doyle’un erkek dedektifleri edebiyat tarihinde unutulmaz yer edinirken öncü kadınların hikâyeleri son birkaç yıla kadar karanlıkta kaldı. Feminist araştırmacılar, Seeley Register ve Anna Katherine Green gibi tarihte gömülü kalmış kadın yazarları keşfettikleri ve aynı zamanda türün kökleri için gotik ve romantik kurguya bakmaya başladıkları için, bu çarpık ve kısmi tarih, ancak seksenlerin sonunda revizyona girmeye başladı.

Kadın pilot, kadın çiftçi, kadın madenci, kadın dedektif gibi isimlerinin başına, adeta bir ünvan imiş gibi iliştirilen ‘kadın’ terimi, aslında toplumda bu mesleklerin bir kadın tarafından yapılmasının ne kadar sıradışı olarak görüldüğünü gösterir. Genellemelerde bir doğruluk payı olduğundan yola çıkılırsa, bazı kurgu türlerinin diğerlerinden daha fazla belli bir cinsiyete hitap ettiği görülür. Örneğin kadınlar daha çok duygusal romanlar yazmaya ve okumaya eğilimlilerken, kovboy veya macera kitapları tipik olarak erkek yazar ve okurları cezbetmektedir. Buna karşılık her iki cinsiyetin de sevdiği ve tutkuyla bağlı olduğu türün polisiye kurgu olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Suç edebiyatı tarihine bakıldığında, kadın yazar ve kurgu dedektiflerin, erkek meslektaşları kadar uzun bir geçmişleri olduğu kabul edilir. Dupin 1841 ve Sherlock Holmes 1887’de ilk kez okuyucunun karşısına çıkarlarken, 1864 yılında erkek yazarlar tarafından da olsa, iki ayrı kadın dedektif tiplemesi yaratıldı. Bunlar Andrew Forrester tarafından kaleme alınan Mrs. G (muhtemelen Gladden) ve altı ay kadar kısa bir süre sonra basılan, William Stephens Hayward’ın yazdığı Mrs. Pascal’dır. Her ikisi de İngiliz polisi için çalışırken, Mrs. G adını ve medeni durumunu gizli tutar, arkadaşlarına bir dedektif olduğunu göstermez ve mantıksal ve pratik tespit yöntemlerini kullanır. Mrs. Pascal ise para kazanmak için bu işe atılmış, kırk yaşlarında, silah taşımaktan korkmayan pek cesur bir dul kadındır. Bu kadınlar tamamiyle gerçeküstü bir kimlik taşırlar zira kadın polis kavramının hayata geçmesine daha bir yirmi yıl kadar süre vardır.

Literatürde Forrester ve Hayward’ın baş kahramanları en erken kurgu kadın dedektifler olarak geçmesine rağmen, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılın gotik romanlarına bakıldığında daha eski öncülleri olduğu görülür. Ann Radcliffe tarafından yazılan The Mysteries of Udolpho (1794) gibi gotik metinlerde kadınlar genellikle suç mağduru ve tutsak olarak tutulurlar, fakat sonunda zafer kazanmak için ilkel dedektif yöntemleri kullanarak kaçarlar. Yine bu ilkler arasında Catherine Crowe’un, kardeşinin katilinin peşindeki bir kadın hizmetkarı yazdığı Susan Hopley (1841) ve Wilkie Collins’in arkadaşının cinayetini çözmeye çalışan bir kadını anlattığı The Diary of Anne Rodway (1856) yer alırlar.

The Dead Letter (1867) eleştirmenlerce bir kadın tarafından yazılmış ilk tam uzunlukta polisiye roman olarak kabul edilir. Seeley Regester’ın romanını bitirmek iflah olmaz ve son derece sabırlı polisiye okurları için bile müthiş meşakkatli geçecektir. Zira birkaç yüz sayfalık romanda yok yoktur; Brooklyn’den Meksika’ya kadar uzanan bir soygun ve cinayet, amansız bir kovalamaca ve gayri meşru bir ilişkinin öyküsünün kahramanları azımsanmayacak kadar çok sayıdadır. Reddedilmiş bir talip (ilki elbette öksüz ve yoksul), hemen arkasından bir başka reddedilmiş talip, bir çocuk müneccim, gizli sevdaya tutulmuş bir terzi, ahlaksız bir kimyager, aynı adama aşık iki genç kızkardeş, despot bir baba ve niceleri, kendini bu davaya adamış, zengin, dolayısıyla bedavaya çalışan bir polis memuru tarafından ancak iki yıl sonra bir salonda bir araya getirilerek çözüme ulaşılır.

Sherlock Holmes ve yetmişlerde feminist dedektiflerin ilk ortaya çıkışı arasındaki yıllar boyunca birçok kadın polisiye yazarı bulunsa da, çoğu geleneğe uyup tüm erkek yazarlarının yaptığı gibi yine erkek dedektifler yarattılar. Nadiren bazıları kahramanlarını meraklı ‘kızkuruları’ veya erkek dedektiflerin yardımcıları yapma eğilimindeydiler. Örneğin, Agatha Christie, uzun polisiye kariyerine bir erkek dedektif olan Hercule Poirot ile başladı, ancak on yıl sonra Murder at the Vicarage (1930) ile ikinci en ünlü seri kahramanı, Miss Jane Marple’ı tanıttı. Küçük bir köy olan St Mary Mead’de yaşayan, hiç evlenmemiş bir yaşlı kadın olan Miss Marple, yaşlı kız klişesini kendi avantajına kullanır. Nazik ve kırılgan görünümü, komşularının ve tanıdıklarının kötülük eğilimlerini değerlendirmek için keskin ve alaycı bir zihni gizler. Miss Marple kesinlikle bir hanımefendi olmasına karşın tamamiyle sevimli diye nitelendirmek yanlış olur, hatta biraz uğursuz olduğu bile söylenebilir. Miss Marple karşılaştığı davaları, insanın doğuştan iyi olması hakkında taşıdığı kuşkusunu, gözlem gücü ve yaşının verdiği deneyim ile birleştirerek çözer çözmesine de kendisine nadiren katili bulduğu cinayetlerin kredisi verilir.

22 yaşında kimsesiz bir genç kız, Miss Marple benzeri burunlarını her işe sokan yaşlı kadınlar gibi karikatürize karakterler furyasının hızını kesecektir. Dört yıl önce kaybettiğimiz P.D. James’in yazdığı, Kadınlara Göre Değil (An Unsuitable Job for Woman, 1972) daha kitabın sayfaları açılmadan, kurgu ve reel dünyadaki dedektif kadınlar hakkında genel ataerkil görüşü net olarak ortaya koyar. Ortağı Bernie Pryde ile birlikte bir özel bir dedektiflik bürosu işleten Cordelia Gray, adı gibi renksiz bir karakterdir. Polislikten atılma Bernie, bileklerini keserek intihar ettiğinde ajans ile birlikte tabancasını da genç kıza miras olarak bırakır. Sıradan fiziği ve silik kişiliğiyle çevresindekilerin küçümsemelerine maruz kalan Cordelia sık sık, “Bu iş kadınlara göre değil, en iyisi sen büroyu devret” türünden cümleler işitir. Hatta bir ara kendisi bile aynı şüphelere kapılır. Bir intiharı araştırması için tutulduğunda, hemen araştırmalarına başlar. Genç kızın en büyük -ve tek yardımcısı, kafasında oluşturduğu, onu doğururken yaşamını kaybeden annesidir. Kendini maktül ile özdeşleştirip onun yatağında yatar, kemerini kullanır. Olayın bir intihar değil de, cinayet olduğunu ortaya çıkardığında duygularıyla hareket ederek, suçlunun geleneksel yöntemlerle cezalandırılmasını önler. P.D. James’in asıl kahramanı, Scotland Yard’tan Başmüfettiş Adam Dalgliesh durumdan şüphelense bile elinde bir kanıt olmadığı için yapabileceği bir şey yoktur. Kitabın sonunda kendinden emin, ne isterse onu yapabileceğini bilen bambaşka bir Cordelia görürüz.

Kadınlara Göre Değil, feminist polisiye edebiyatının mihenk taşlarından biri olarak kabul edilir. Fakat heyecanla Cordelia Gray’in bir sonraki romanını bekleyen okurları büyük bir hayalkırıklığı bekler. Zira Cordelia, The Skull Beneath the Skin’de (1982) ana düğümünü çözemediği gibi, kalkıştığı aptalca hareketlerle kendini ve çevresindekileri tehlikeye atar. Bu durumda baştan beri onun bu işe uygun olmadığını söyleyenlerin haklı olduğunu anlarız, zaten Cordelia da bundan böyle dedektiflik yeteneklerini kayıp hayvanları bulmakta kullanacaktır. Böylelikle P.D. James de gönül rahatlığıyla gözbebeği Adam Dalgliesh’e döner. Eleştirmenlere göre Cordelia Gray’in değişimi, yazarın feminizmden muhafazakarlığa doğru dönüşümünün doğal sonucudur.

Bu sırada ABD’de, bir zamanlar Philip Marlowe’nun tek başına cirit attığı karanlık ve kaba sokaklar gitgide kalabalıklaşmaya başlamıştır, önce 1977’de Marcia Muller’in Sharon McCone’u adımını atar. Ardından, beş yıl sonra, aynı anda Sara Paretsky’nin V. I. Warshawski’si ve Sue Grafton’dan Kinsey Millhone belirir. Bekar, zeki ve otuzlu yaşlarında olan bu profesyonel özel dedektifler, ‘meraklı yaşlı kız’ olmaktan uzak, fiziksel olarak aktif bir yaklaşımı benimserler. Kendi kendine yeten ve sokakların dilinden anlayan tiplerdir, silahlarla haşır neşirlerdir, tehdit ve saldırılara maruz kaldıklarında kendilerini savunabilirler, gerektiğinde öldürmekten çekinmezler.

Günümüz yazarlarından Val McDermid, bir değil, birkaç ana kadın dedektif tiplemesiyle diğer yazarlar arasından göze çarpar. Polisiye serilerinden özel dedektif Kate Brannigan eğlenceli, lezbiyen gazeteci Lindsay Gordon donuk ve Tony Hill & Carol Jordan kasvetli ve dehşet verici kitaplardır. Özellikle bu sonuncusunda kullandığı vahşet ve şiddet sahneleri yüzünden çok eleştirilir. Polisiye dünyasının en bahtsız karakterlerinden, polis müfettişi Carol Jordan’ın başına gelmeyen kalmaz, ama o her seferinde ayağa kalkmayı başarır. Feminist polisiye kurgusunun başlıca kaygısı kadına yönelik şiddettir. Kadın kurbanlar kaçırılır, tecavüze uğrar, işkencelerden geçirilir, vahşice öldürülürler. Okuyucu kendisine, “eğer bir polis müfettişi bile bu çeşit saldırılara maruz kalıyorsa, adaleti temin etmek mümkün müdür?” sorusunu sorar. Bazı eleştirmenler bu tür şok edici sahneler kadına karşı şiddeti kanıksatır diye endişelerini belirtirken, diğerleri de, “şiddet vardır ve basitçe bunu ortaya koymak gereklidir, hiç değilse önlenemese bile dile getirilmiş olur” derler.

Kadın polisiyeleri okuyucusu kadınlar, kendilerini kolaylıkla ana kahramanla özdeşleştirebilirler, fakat bu karakterleri beyaz perde veya televizyonda kanlı canlı görünce işler karmaşıklaşır. Yetmişli yıllarda, klasik ev kadını kalıplarının dışında, aşk ve evlilik peşinde koşmayan karakterleri normalleştirmek için yanına ya bir erkek partner konuldu ya da mini etek, yüksek topuklar giydirilerek vamp kadın imajı çizildi. Zamanla, özellikle televizyonda, kadınlara görünüşlerinden çok yaptıkları işleri ön plan çıkaran daha farklı roller yazıldı ve böylelikle eskiden yalnızca erkeklere ait olan dünyaya adapte olabildiler.

İngiliz televizyonlarındaki polisiye dizilerde, kadın dedektifler ekseriyetle polistirler. Bu tür dizilerin en iyileri arasında sayılan The Prime Suspect’in (1991-1996, 2015) ana karakteri Başmüfettiş Jane Tennison kaba ve duygusuz erkek meslektaşları arasında kendini kanıtlamak zorunda olan, yalnız ve melankolik biridir. Fakat kırılganlığını sert yüzünün ardından görmek hayli zordur. Gölgeli ve karanlık ortamlarla bir kara film özelliklerini taşıyan dizinin arka planında, erkeklerin cinsiyetçi yaklaşımı ve Tennison’un kasvetli yaşamı ve giderek alkolikliğe doğru ilerleyişi işlenir. Helen Mirren canlandırdığı karakter için, “Pek hoşlanılacak biri değil ama sempatik, kafası karışık ve egoist ama kırılgan, sıradan bir insan işte” der. Dizinin -ve kitapların- yazarı Lynda La Plate’in ilham kaynağı Scotland Yard’tan gerçek bir kadın dedektiftir. Yazar seksenlerin başında, Londra Polis Örgütü’nde beş yüz erkeğe karşı, yalnızca dört kadın dedektifin bulunmasından çok etkilendiğini belirtir.

Şimdilerde ise söz ‘kız’lara geçmiş gibi görünüyor. Gillian Flynn’ın yazdığı Kayıp Kız (Gone Girl, 2012) ve Paula Hawkins’ten Trendeki Kız (The Girl on the Train, 2016) buna en iyi örneklerdir. Bu romanlar büyük ölçüde esinlendikleri, psikolojik gerilim ustaları Ruth Rendell ve Patricia Highsmith’in eserlerine, ‘felakete adım adım’ teması açısından benzemekle beraber en başta karakterlerin ilk ağızdan anlatımı ile ayrılırlar. Kitabın kahramanlarının anlattıklarına çok da fazla güvenmemek gerektiğini fark eden okuyucunun, adeta bir klasik polisiyede olduğu gibi ipuçları ve şaşırtmacaları yakalamaya uğraşırken başı dönecektir. Fakat zamanla, tıpkı tam cinayet saatinde durmuş saat benzeri bu yanıltmacalar da kanıksanacak, kahramanın kullandığı güvenilmez dile alışan okuyucu başka arayışlara yönelecektir.

Elbette, kadın dedektif kurgusundaki mevcut eğilimlerin hangisinin devam edeceğini veya nasıl değişeceğini tahmin etmek imkânsızdır. Bununla birlikte, son zamanlarda kadın dedektiflerin kadın yaratıcıları tarafından yapılan tüm değişiklikler göz önüne alındığında, kadınların suç kurgusunu şekillendirmede önemli bir rol oynamaya devam edecekleri kesindir.