Kafka, Orson Welles ve bitmeyen dava (II)
Murat Müfettişoğlu Murat Müfettişoğlu
Kafka’nın betimlediği ve Orson Welles’in görüntülediği hikâye, gerçekte insanlığın yenilgisini, hatta bitişini anlatır

MURAT MÜFETTİŞOĞLU / [email protected]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2015 raporlarına göre Türkiye, hakkında en fazla dava başvurusu bulunan üçüncü ülke konumundaymış. En fazla ihlal ettiği madde ise, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ‘adil yargılanma hakkıyla’ ilgili maddesiymiş… İnsan hakları, demokrasi, hukuk, ifade ve basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri hakkı esas alındığında indiğimiz seviye, yasama, yargı ve yürütmenin tek bedende toplanmasının pratiğinden başka anlama gelmiyor. Hal buyken, herhangi bir konuda yargılanmak ya da yargılanmamak, hapsedilmek ya da edilmemek arasında pek fark kalmıyor. (Siyasal) iktidarın gözünde hepimiz potansiyel suçlularız. Bu yüzden her yer baskı alanı, her yer distopya!

Orson Welles’in Dava’sını izledikten sonra elime geçen minicik bir kâğıda şunları yazmıştım: “Kuru temizlemecim pantolonumdaki bir hasarı fark edip bana sorma gereği duymadan gitmiş bir terziye onartmış. Ücretini sorduğumda sadece gülümsedi. İnsanlık, onun iyi niyetine ve inceliğine henüz sahip değil. Bu yüzden tekil iyilikler, insanlığa atfedilen varsayımsal iyilikten çok daha hakiki bence. Belki yola buradan çıkmak lazım.”

Bütün elemanlarıyla yozlaşmış ve baskı aracına dönüşmüş bir toplumsal sistemi hücresel ölçekte deşifre edebilmesinden ötürü farklıdır Kafka. Orson Welles’in farkına gelince; Kafka’nın kusursuz bir sembolizm içinde çözümlediği iktidar matriksini, yaşadığı zamanın gerçekliğine ve algısına uygun biçimde görselleştirebilmesidir. İki sanatçının tanıklık ettikleri zaman dilimleri de kuşkusuz farklıdır. Söz konusu iki dönemin siyasal kesitlerini belirleyen temel faktör, bireye ve topluma uygulanan baskının formudur. ‘Baskının, dışarıdan içeriye alınması’ şeklinde özetlenebilecek bu durumu Foucault, ‘disiplin toplumundan’ ‘kontrol toplumuna’ geçiş olarak formüle etmiştir. Kafka’nın 1920’lerde sezinlediklerini Welles 1960'larda çekmiştir. Dolayısıyla filmin tüm sekanslarında baskının iki türünü de görmek mümkündür. Dış baskının kaynağı bürokratik devlet mekanizması iken, iç baskının sahibi bireyin kendi iradesidir. O irade ki, resmi/otoriter üst akıl tarafından kuşatılmış, hegamonik devlet aygıtının zamanla doğal bir parçası haline gelmiştir. İktidar bireyin içindedir artık. Sistemin güvenliğini sağlayan adalet mekanizmasına gelince; söylenceler üzerinden tanrısallaştırılması, ulaşılmazlığı, karmaşıklığı ve denetlenemezliği soyut/metafizik düzlemde tutulmasını sağlarken, bireyin kendisini mütemadiyen acz içinde hissetmesine neden olmaktadır. Boyun eğmekten ve rıza göstermekten başka refleksi “yoktur” artık. Demokratik ‘yönetişim’ dinamiğinin tersi biçiminde gerçekleşen ‘otoriter yönetim mekanizması’ işte bu ‘akıl ve vicdan tutulmasından’ beslenir. Bu yüzden, Kafka’nın betimlediği ve Orson Welles’in görüntülediği hikâye, gerçekte insanlığın yenilgisini, hatta bitişini anlatır. Zira insan, aklını, vicdanını ve benliğini güce ve otoriteye teslim etmiştir. Üstelik bundan şikâyetçi falan da değildir. Karmaşanın ya da kaosun tam tersi, kusursuz bir “denge” hali söz konusudur. Soldan sağa, yukarıdan aşağı, öylesine geometrik bir yapı ve ilişkiler bütünüdür ki bu, kendi içinde son derece tutarlıdır; süreksizliklere yer yoktur. Filmde bitişik mekânlar, ara geçişler ve ortak kapılar kullanarak tasarlanmış mekânlar sayesinde kâbusu tek sahne gibi yaşarız, tıpkı tek perdelik insan ömrü gibi. Suç kavramı, iktidarın tasarımsal mekânında bireyi her an kontrol edebilmek için kullanılan soyut bir araçtır. Ve suçlanan kişinin dışındaki herkes birer yargıç kesilmişlerdir. Hikayenin kahramını K., kendi suçunu bilmek bir yana, suç kavramını tanımlamanın imkânsızlığını fark eder. Amcası, iş yerindeki devasa bilgisayarı göstererek, “madem her şeyi biliyor, senin suçunu da söylesin” deyince, K. düşünceli düşünceli, “söyleyemez, bunun için sonsuz bilgiye ihtiyacı var” der. Gel gelelim, çocukluktan kalma suçluluk duygusu her adımında baskın çıktığından saçmalık çemberini tam olarak bağlayamaz.

‘Adalet mekanizması kendini metafizik düzlemde tutabildiği için güçlüdür’ demiştik. Daha somut olan direnç noktalarından biri ise ‘keyfi tutumudur.’ Dosyalar ve savunmalar karşısında buyurgan ve değişken tavrını kullanarak sanıkların fikir yürütmesini güçleştirir, hatta bloke eder. Misal, avukat, davanın gidişatı bakımından ilk dilekçenin çok önemli olduğunu söyler, ancak peşinden ekler: “Bazen dilekçelerin okunmadığı bile olur.” Bu yüzden sanıklar yıllarca kanun kapısında beklerler... Yasama, yürütme ve yargının her kademesinde bir çürümüşlük söz konusudur; herkes birbirini aldatmaktadır. Karısının hukuk öğrencisi ve hakim tarafından kullanılmasına göz yuman mübaşir, ‘sicilin onurdan daha önemli olduğuna’ inanmaktadır. Bütün bu rezillikleri fark etmesi için K.’nın iş yerinin dışına çıkıp kariyerini bir kenara itmesi gerektiğini anlarız ve gerçek apolitikliğin sözde konformizmden kaynaklanan ‘yabancılaşma hali’ olduğunu fark ederiz. K. bu durumu geç fark ettiği için hayıflanır: “Beni şaşırtan bu mahkemenin büyüklüğünü bilmememdeki cehalettir” der. Hakikaten mahkemenin büyüklüğünü kestirmek imkânsızdır. Yaşam bütün unsurlarıyla onun bağlamı dahilindedir; herkes ona çalışmaktadır: kadınlar, çocuklar, hatta sanatçılar. Hâkimlerin tablosunu yapan mahkeme ressamının nüfuzu büyüktür. K.’ye yardımcı olabileceğini fakat gerçek aklanmayı garanti edemeyeceğini söyler. Gerçek aklanmaya sanatın bile nüfuzu yetmemektedir. (Bu arada birkaç tablosunu K.’ye satmayı ihmal etmez). Kesin bir yılgınlık ve umutsuzluk içinde ressamın yanından ayrılan K. rahiple karşılaşır. Modern hukuktaki masumiyet karinesinin tersine, “suçsuzluğu ispatlanana kadar herkes suçludur, ben de suçluyum oğlum” der rahip. Din ve devlet nezdinde bireylerin potansiyel suçlu sayılmaları ve kendilerini her daim suçlu hissetmeleri, hayatın tek plandan teşekkül bir kâbus gibi yaşanmasına neden olurken, iktidar alanında işlenen tüm suçlar karşısında bireye susması öğütlenir. Aslında ‘suça ortak olun!’ çağrısından başka şey değildir bu. Filmin final sahnelerine doğru gözleri açılan K., ne suçlanmayı ne de suça ortak olmayı kabul eder. “Ben senin oğlun değilim” diyerek rahibin yanından ayrılır…

‘Ütopyanın’ aslında bir hayal olmadığına inanırken, sistemik iktidar tarafından ‘distopyaya’ dönüştürülmüş bir ülkede debelenip durmak… Tam bir kâbus!”

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız