Anasayfa BİRGÜN PAZAR Kahramanlığa ve hainliğe inanmayan bir film: İçerdekiler

Kahramanlığa ve hainliğe inanmayan bir film: İçerdekiler

F Tipi Film, Gitmek: Benim Marlon ve Brandom, Sesime Gel, Unutma Beni İstanbul filmlerinin yönetmeni Hüseyin Karabey yeni filmi İçerdekiler’i sinemaseverlerin beğenisine sunuyor. Melih Cevdet Anday’ın aynı isimli tiyatro metninden sinemaya aktarılan filmde Caner Cindoruk, Gizem Erman Soysaldı ve Settar Tanrıöğen başrolleri paylaşıyor. Filmin yönetmeni Karabey ve başrol oyuncusu Soysaldı ile bir araya geldik ve İçerdekiler’i konuştuk.

• ‘İçeridekiler’ filmi nasıl bir fikirle doğdu?

Hüseyin Karabey: Melih Cevdet Anday’ın bu oyununu izlediğimde 17 yaşındaydım. Çok etkilenmiştim. O dönemde aklımda sinema falan da yoktu. Ama o günden beri hiç unutmadım. Sonra başıma benzeri şeyler geldi. 1 yıl cezaevinde kaldım, defalarca gözaltına alındım. O dönemlerde her defasında aklıma hep o oyun gelirdi. Oyunun ana temasında anlatılan, insan ruhunun zayıflığı, belli koşularda verdiği belli tepkiler beni çok etkilemişti. Hiç unutamamıştım oyunu ve çok samimi gelmişti. Çok da cesur. Biz solcularda son dönemde gözükmeyen kadar cesur bir metin. Bundan 10 yıl önce de bu oyunu filme aktarmak için teşebbüslere başlamıştım. Bu film benim ilk filmim olamayacak kadar ustalık gerektiren bir işti. 3. Uzun metrajımdan sonra zamanı geldi diye düşündüm. Gizem zaten ilk tanıştığımızda onu ikna etmek için “Bir projem var, oynamak ister misin?” demiştim. Epey geçti gerçi üzerinden onu söyledikten sonra. (Gülüşmeler) Araya başka filmler girdi. Melih Cevdet Anday büyük bir usta. Sadece şair ve yazar değil, büyük bir filozof bence. Her şeyi de denemiş. Döneme de denk düşüyor ne yazık ki. Bu ülkede bu tür konular ne yazık ki eskimiyor.

• Bir yandan da riskli bir şey. Tiyatroda sahnelenmiş bu metni sinema seyircisiyle paylaşmak, yapılabilecek ufak bir hatada dahi kötü bir yaklaşımla karşılaşabilirdi. Böyle bir tereddüt yaşadınız mı?

H.K.: Sanata genel bakış açımla alakalı bir duyarlılığım var. Herhangi bir sanat eserini kullanıyorsam, bu müzik olabilir, bu resim olabilir, sömürmemeyi esas alıyorum. Üzerine bir şey ekleyeceksem, onu kullanmaya çalıştım hep. Melih Cevdet Anday’ın bu eseri de evet bir tiyatro oyunu ama sinemaya çok yatkın bir metin. Mikado’nun Çöpleri belki daha tiyatro. Birinci hissim buydu. Eğer belli ayıklamalar yaparsam çok iyi işleyeceğini düşünüyordum. İkincisi de en az benim yaklaşımım kadar önemli olan rolleri oynayacak olan kişilerin neyle karşı karşıya olduklarının farkında olmalarıydı. Bu onlar için de benim de için de bir fırsattı ama çok zor bir işti. Mücadele etmemiz lazımdı hem kendimizle hem de yaptığımız işle. Gizem, Caner ve Settar abi de çok farkındalardı. Benim onları konsantre etme gibi bir sorunum hiç olmadı. Sadece çalışıp düzeltmeler yapıyorduk. Bir ay bilfiil provalar yaptık. Bütün sahnelerin üzerinden geçtik. Çok disiplinlilerdi.

• Ne kadarına sadık kaldınız metnin?

H.K.: Metnin tamamına sadık kaldım. Sadece eksilttim. Bazı yan hikâyeler vardı. O hikâyeler benim yaptığım şeyi zayıflattığını düşündüm ama onları çıkartırken çok dikkat ettim metne zarar vermemeye çalıştım. Sinema eksilterek yapılan bir şey biliyorsunuz. (Gülüyor) Yazarsınız, daha çekmeden eksiltirsiniz. Çekerken eksilir, kurguda eksilir… Ben oyunda olmayan sadece bir öğe ekledim. Oyunu yakın zamanda okuyanlar anlarlar, her seferinde odada iki kişi olur. Üç kişinin aynı anda olduğu an çok az. Bir problem çıktığında üçüncü bir kişiyi kesme şansım yoktu. O yüzden ben de kafesteki kuşu ekledim. Oyun metninde yoktu o. Ona da bir hikâye yazdık. Kuş da en başarılı oyuncularımızdan birisi oldu.

• Nasıldı bu filmde yer almak?

Gizem Erman Soysaldı: Çok mutluluk verici bir şeydi. Sürecin en başından beri tanıklık edebilmek de güzel bir şey. Tabii ki bir oyuncu olarak böyle işlerde olmayı çok seviyorum ama yaratıcılık sürecinin içerisinde olmayı da çok seviyorum. Kendi yaratıcı alanımı da artırıyor. 2011 yılıydı, Hüseyin’le bu projeyi konuştuğumuzda. O zaman alamamıştı haklarını ama o günden beri metnin aklımın köşelerinde bir yerde işliyordu. Hüseyin’le konuştuktan sonra tekrar tekrar okudum. Bir gün yapacağız ama ne zaman bilmiyorum diye düşünüyordum. Caner, Settar abi, provalar, ekibin kurulması, mekânın kurulması… bütün süreç güzeldi. Çekim de hepimiz için iyi bir fırsatı ama zordu da. Tek mekân ve kaçabileceğiniz bir alan yok.

• Filmde devleti temsil eden bir amirin zorbalığıyla karşı karşıya kalan bir tutuklunun, çok benzer bir zorbalığı bir kadın üzerinde uyguladığına şahit oluyoruz. Buradan yola çıkarak ‘devlet ve erkek’ çelişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

G.E.S.: En temel güdülerimizden biri gibi sanki. İktidarı ele geçirdiğin anda sen de bir iktidar sahibi, erk sahibi ve şiddeti kullanabilen birine dönüşüyorsun. Gerçekten insana dair özümüz de var mı, bilmiyorum. Toplayıcı avcı dönemde, barış içinde, ataerkil bir sistem olmadan önce de bu var mıydı? Benim kişisel fikrime göre yoktu. Çok subjektif bir şey bu. Toplayıcı avcılıktan yerleşik hayata geçtikten sonra sahip olduğumuz şeyler, şiddet, iktidar, erk gibi kavramlar. Bunlar bizim özümüzde yok. Belki başka bir metinde de bir kadın olabilir ve bu sefer de şiddeti o uygulayabilirdi. Onu da konuşuyor olsak, “insana dair bir şey” demem, ataerkilliğe yüklenmek isterim. Çok korkunç bir şey bunu yaşamak ama metinde sadece bu da yok. Tamam, temel sorun bu. İktidarı ele geçirince yaşanan dönüşüm. Ama ikinci bölümde insana dair gri alanlar var.

• Ahlak gibi belki değil mi?

G.E.S.: Filmdeki iki karakter birbirini tanımayan bir kadın ve erkek olsa çok daha basit olurdu konuşacağımız şeyler. “Adam kadına bir şey için şiddet uyguluyor, zorluyor” derdik. Ama orada başka bir ilişki var. Hayranlık, saygı, sevgi, o döneme özgü akrabalık ilişkileri var. Gri şeyler. Beni oyuncu olarak onlar çok cezp etmişti.

• Filmde iç içe geçmiş karakterler ve zamanlar görüyoruz. Sinemaya aktarmak için zor bir yöntem midir bu?

H.K.: Sinemanın büyüsüyle bir şeyler ekleyebileceğimi biliyordum. Sinema size istediğini gösterir. Tiyatroda siz sadece konuşanı takip edersiniz. Ama sinemanın dinleyeni de gösterme şansı var. Zaten oyundaki gerilimin artırılması, bakışlar, sessizlik içindeki çaresizlik ya da sessizlik içinde yeni bir plan kurmaya çalışmak ve bunlara tanıklık etmek sinemasal olarak çok şey katıyor metine.

• İşkence sahneleri de öyle bir tanıklık.

H.K.: İnsanın temel düşüncesini sosyal koşulları belirliyor. İşkencenin kendisi kötü bence. Kime yapıldığı, hak edilmeyene yapılıp yapılmaması değil. Erk kirletir diyoruz. Neden kirletiyor, çok iyi anlatıyor metin. İktidarın eline böyle bir güç verirsen, o da onu kullanır. Kendine hak görüyor. İyi bir sebepten olduğunu düşünerek yapıyor. Bu gerçekten de bu sebeple de başlayabilir ama sonrasında sonuç hep korkunç olacaktır. Dünün mağdurları bugünün zorbalarına dönüşür hep. Melih Cevdet’in bunu 1965’lerde düşünmesi muhteşem. Aynı zamanda gayet feminist bir metin. Bu oyuna çok benzer Ariel Dorfman’ın Ölüm ve Bakire adlı oyunu var. Ama o 1997’de yazılmış. Ondan 30 yıl önce yazıyor Melih Cevdet. Ki çok daha temel bir konuya değiniyor. İşkence de çözülmek ya da direnmek önemli değil. Tersi pozisyona geldiğinde, iktidar sende oluğunda sen ne yapacaksın? İşkence yaşamış insanlar çözülmeyi ya da çözülmemeyi çok fazla abartmazlar. Çünkü çözülmeyen de “Biraz daha sürseydi gidecektim, ruhum elimden kaymak üzereydi” der. Ya da çözülen arkadaşlarını bilirler ki, biraz daha dayansalardı belki de çözülmeyeceklerdi. Orada kınanması gereken tek şey işkencenin kullanılması. Bunu çok güzel anlatıyor metin. Kahramanlık ya da bir ihanet hikâyesi anlatmıyor. İnsanlar birden bire bize çok yakın gelmeye ve gerçek olmaya başlıyor. Kendimizi sorguluyoruz. İşte bunları sorgulattığı için iyi ki bu filmi yaptım diyorum.

• Filmi psikolojik ve politik olarak değerlendirmek mümkün mü?

H.K.: Geçişleri olan bir oyun zaten. Bize politik filmci demek insanların hoşuna gidiyor ama ben şu cevabı veriyorum: “Biz politik sinema yapmıyoruz. Hayat burada çok politik.” Biz hatta hümanist bir sinema yapıyoruz. Şöyle hümanist bir sinema, insandan yanayız, insan tarafını tutuyoruz ve var olanı göstermekten korkmuyoruz. Bir karakter köyünde Kürtçe konuşuyorsa ona Kürtçe konuşturuyoruz. Ticari ya da başka kaygılarla yaklaşıp ona Türkçe konuşturmuyoruz. Bir yerlerde bir durumlar yaşanıyorsa bunu aktarmaktan korkmuyoruz. Ama sinemayı bir propaganda aracı olarak da kullanmıyoruz. İnsanın özüne dair ne söyleyebiliriz, onu anlatmaya çalışıyoruz. O zaman da hem politik hem de insana dair olan bir dram da beraberinde geliyor.

• Komiserin ve tutuklunun çok benzer hareketleri yapıyor olması, mesela karşısındakine ikramlarda bulunması ve karşısındakinin ayağa kalkmasını istememesi, pencereden bakması gibi, rahatsız edici bir durum olarak vurgulanabilir mi?

H.K.: İnsan babasından nefret ederken bir bakar ki babasına dönüşmüş. Annesinden nefret ederken bir bakar, annesi gibi bir anne olmuş. Çünkü özümüze dair ilk temel davranış biçimlerimiz, o dönemde kim iktidarsa onunla belirleniyor. İnsana bu şekilde bir eğitim verir ya da bu koşullarda yetiştirirseniz ondan gelecek şey çok şaşırtıcı bir şey olmaz. Bununla beraber baldızın içeri gelmesiyle beraber baldızın insani duruşu da tutukluyu kendine getiriyor. Melih Cevdet oyunu çok güzel bir yana, insana dair olan bir ümide bağlıyor. Bu çok hoşuma gidiyor. Önemli olan o koşulların hiç oluşmamasını sağlamak sanırım.

• Baldızın finaldeki teslimiyetinin ne türden bir karşılığı var sizce?

G.E.S.: Üç karakterin de bendeki karşılığı, özgürlük. Komiser aslında dışarıda ama özgür değil. Sıkışmış ve gitmek istiyor, gidemiyor. Eve gidiyor ama kafası da hep orada. Tutuklu ilk bölümde içeride ama artık dışarıda. Nürnberg’te film üzerine insanlarla sohbet ederken birisi, tutuklunun işkenceye giderken belli belirsiz gülümsemesine dikkat çekmişti. Caner de Hüseyin de çok küçücük bir şekilde yapmıştı. Bazı kişiler bunu fark edebilir ya da etmeyebilir. Önemli değil ama bu bir duyguydu. Tutuklu da o an özgürleşiyor. Kadın da girdiğinde özgür değil ama o da çıktığında özgür. Bana o teslimiyet gibi gelmiyor. Özgürleşme gibi geliyor. Ahlaki birtakım şeylerden sıyrılıyor, içeride başka koşullar var çünkü. Artık o kadın hayatındaki birçok şeyle ilgili farklı düşünecek.

• Filmin inişleri ve çıkışları var. Gerilimi de, sakinliği de iyi yansıttığını düşünüyorum. Siz istediğinizi bulabildiniz mi?

H.K.: Oyunun kendi ritminde de var tabii. Oyun daha uzun soluklu ama bizim filmimiz 116 dakika. Öyle bir durumda yaşamanın rutini nasıl olur diye tasarladık. Ritmi bu yüzden bu şekilde tutmaya çalıştık. Beceremesek çok sıkıcı bir şeye dönüşürdü. Ama becerince de siz o odadaymış gibi bir his yaratıyor.

İlginizi çekebilir:  Edebiyat ve terapi bir araya gelirse

• Kuşun nasıl bir tanımı var? Basit bir izleyici mi, yoksa en tepeden bakan, ataerkilliği, ahlakı, iktidarı elinde tutan bir dış dünya mı?

H.K.: Sinemayı bu yüzden seviyorum. (Gülüşmeler) Sanatçıların çoğu da böyledir, her şeyi tasarlayamaz ama hisseder bazı şeyleri. Bunu böyle yapsam iyi olur diye düşünür. Daha doğrusu ben sizin ne düşünmemeniz gerektiğinin sınırlarını çizebiliyorum. Mesela bu bir film, ırkçılığa, cinsiyet ayrımına ve iktidarın yozlaşmasına aykırı bir film. Bu film kahramanlığa ve hainliğe inanmayan bir film. Ondan ötesi sizin keşfettikleriniz. Ben diğer filmlerimde de bunu yapmaya çalıştım. Film artık bana ait değil, size ait oluyor. Zaman zaman soru cevaplarda seyirciyi provoke de ederim.

“Demin seyrettikleriniz benim yalanlarımdı. Gerçekle bir alakası yok” derim ve “Olur mu, saçmalama!” gibi savunmaya başlar ve kendi yorumlarını eklerler. Sizin gördüğünüz ayrıntı size aittir ve yüzde yüz doğrudur. Analitik düşünmeyi çok seviyoruz ve insanın özüne dair unutmadığımız tek şey de bu. Bu yorumu ilk ifade eden siz oldunuz. Muhtemelen biri de seyrettikten sonra, “Ne kadar doğru” diyecektir.

BİRGÜN TV'Yİ YOUTUBE'DA TAKİP EDİN

11,476AbonelerABONE OL
- Reklam -

SON HABERLER

Memleketimden manzaralar

Nazım Hikmet’in sergilediği gibi manzarası, hikayesi zengin bir memlekette yaşıyoruz… Manzaraların bir...

Ucuz emek kullanan pahalı okullar

Ücret karşılığı ders veren ilk kişi olan Antik Yunan filozofu Protagoras, bir...

Felaket ve uygunsuz birleşmeler

Geçen hafta, felaketimsi bir ortamda dolaysız olana dokunmaktan, bedenlerin kıvrımlarını birlikte açıp...

GSF ve eğitim hakkı

Üniversiteler farklı fikirlerin tartışıldığı, bilimsel düşünce ve bilginin üretildiği; bunun için de...

Yeni işveren işsizlik fonu

TÜİK tarafında açıklana Nisan ayı verilerine göre işsizlik oranı %13, işsiz sayısı...

Bütçe hakkı ve S-400

Eğer kurulu düzen, ezilenlerden, eşitlik, özgürlük ve demokrasiden yana değiştirilmek isteniyorsa muhalefet...

‘Düzce’de mahsur kalanların hepsi getirildi’

İçişleri Bakanı Soylu, Düzce'deki su baskını ve toprak kaymasıyla ilgili 4'ü çocuk...

MHP’den Davutoğlu’nun sözlerine yanıt

MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, eski Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun MHP hakkında...

Akar’dan F-35 açıklaması

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, ABD’nin Türkiye’nin F-35 programına katılımını askıya alma...

11. Kalkınma Planı TBMM Genel Kurulunda kabul edildi

2019-2023 dönemini kapsayan 11. Kalkınma Planı, TBMM Genel Kurulunda kabul edildi.

Sonraki haber