“Kalemimin mürekkebi boğaziçi”
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER

1 Dünyaya kulaklarımı tıkayıp, 15 Temmuz’u başarıyla aşmış biri olarak, doğal akışa dönmeliyim. Doğal akış nedir? İki tür akış söz konusu: Biri olması gereken, diğeri peşine düşülen… Esasen doğrusu şu, yaşam bildiği gibi akar, gönüllü teslim olduğun zorunluluklar vardır, şikâyetçi olsan bile, bunun koruyucu bir huzur olduğunu bilir, teslim olursun. Birinci yılı doluyor bu güncenin, tastamam bildik türden bir günce olduğu söylenemez. Yazarlar er ya da geç güncelerinin açığa çıkacağını bilir, bir takım meseleler hakkında fikirlerini içinde tutar. Edebiyat tarihçisi bunun izini sürer. Kimin ilerde tarihin bir parçası olacağını bilemeyiz, yazdıklarımız bir yandan yayımlanıyorsa daha bir ihtiyatlı oluruz.

Kaç zamandır okumaya niyet ettiğim bir biyografi vardı. Sahaftan bulduğum 1944 baskısı Hilmi Kitabevi yayınları arasından çıkan Hüseyin Rahmi biyografisi. Refik Ahmet Sevengil üstada bir armağan olsun diye hazırlamış bu kitabı. Yayınlanacağını işitince Hüseyin Rahmi telaşa kapılır… Kendisini reklam ettirmek istediği için bu kitabı kaleme aldırdığını düşünecek edebi çevreler olduğu endişesindedir üstat. Varır Sevengil’in yanına… Bu endişe karşısında şaşırır Refik Ahmet;
-Aman, üstadım, sizin sayısı yaşınıza yaklaşan eserlerinizden sonra hâlâ reklama ihtiyacınız mı var?

-Derler, Refik Ahmet Bey, derler… Vaz geçiniz: çok rica ederim. Mutlâka çıkaracaksanız ben öldükten sonra çıkarınız!
-Ben kitaptan filan çoktan vaz geçtim, üstadım, siz hemen ölmemeğe bakınız!

-Gayret edeceğim.

Haftaya bir de bu dertle başladık. Kim ne der, ne demez diye ömür kayıp gidiyor ellerimizden…


2 Yaş ilerledikçe yeni huylar ediniyorum. Kaç zamandır hemen her konuda ikircikli haldeyim, daha önce bilmediğim bir durum bu, kararsızlık! Sık yer değiştirmekten hoşlanmayan biri olarak, özellikle bu yaz, sürekli bu kararsızlık meselesi yüzünden bir oraya bir buraya savrulur oldum. Doğru dürüst işe gidip gelenlere, ne yapıp ettiği belli kişilere özeniyorum. Bir de buna üşengeçlik eklendi ve sıcak, iyice sıkıntılı oldu durum. Heyecan duymuyorum yeni işlere, pek hevesim yok gibi… Acaba önüme çıkan seçenekler cezbedici değil de ondan mı? Televizyon programı yapmak istemiyorum mesela. O bağırış çağırış, ahmakça kavgalar yordu beni. Bir tek yazı ilgilendiriyor… Sonbaharda sahneye koyacağım oyun için de sevincim, merakım tam aslında. Tiyatro öteden beri beni içine alır…

Bir de ömrü şehirde geçmiş insanların bir köye, kıyı kasabasına sığınma yalanını anlamıyorum. Hakikat bu değil, çok yorgun olduğumuz zaman ya da mutsuz günler içinde salınırken bu duygu açığa çıkıyor. Oysa insanın belli alışkanlıkları var. İstanbullu birinin, bugün şehri elinden alınmış olsa da, büyük bir görgüsüzlükle talan edildiğini görse de kopması kolay değil ondan.

Benim kalemim Boğaziçi’nin suyunu mürekkep saymış. İstanbul can çekişirken, onu ölüme mahkûm edip keyif çatamam ki!
Hüseyin Rahmi’den bir başka İstanbul’u okuyorum. Osmanlı’nın son dönemini, Cumhuriyet’in ilk yıllarını, aydınlanma kavgası içinde yobazların, cahillerin hallerini görüyorum. Bir yandan utanmazca sürdürülen, gamsız eğlence günleri serili önümde… Bir de matbuat içi kavgalar elbet… Annesini erken yaşta yitirdiği için duyduğu özlem, derken yaşlı kadınlar arasında geçen günler ve ardı ardına yazılan romanlar… Bir de aykırı ki ne aykırı bir aşk… Belki herkesin bildiği bir sır demeliyim…


3 Edebiyatın en güç alanı şiir sayılır. Belki bildik anlam dünyasından kopup, bir ayağını müziğe kolayca basmasındandır bu. Kim bilir, derdimiz hep yeni bir dil yaratmaktır da, bunun için deliliğe beş kala güzel bir duraktır şiir. Genç insan yüksek duyguların, coşkuyla alt alta gelmesini şiir sanır, içini döker, sonra da unutur gider bu arzusunu. Eğer bu gereksinim varken, yerli yerinde, iyi şairlere denk gelse kişi, daha uzun erimli ve kalıcı bir yolculuk başlar. Genellikle hevesle başlanır şiire, bitince de günlük uğraşlar daha mühim sayılır, vazgeçilir.

Bir zaman yazmıştım, hangi şiirle, ne tür bir bağlamda karşılaşılacağı belli olmaz, bir gereksinimden doğar ve kendiliğinden gelir yanı başımıza şair. Attila İlhan, Can Yücel, Metin Altıok, Orhan Veli, Cemal Süreya, Edip Cansever, Nâzım Hikmet, Hilmi Yavuz, Behçet Aysan, Hasan Hüseyin, Oktay Rifat, Ahmet Oktay ve cânım Melih Cevdet birbirine hiç benzemez, hepsine muhtaç sayar, yudumlarım şiirlerini. Şair kişinin dünyası biraz kabukludur. Günlük yaşamda fark edilmez belki ama öyle tuhaf düşünce dizgesi, düşlerle örülü kozası, uzağa fırlattığı bir oku vardır ki, ancak imgeleriyle karşılaşınca hakikatini kavrarız onun. “Anlaşılmaz” buluruz çoğunlukla, bazı zaman da elimizin tersiyle iteriz. Ahmakça bir şairaneliğin peşine hem okur, hem de şair düşer bazı zaman…

Şiir kitabıyla ortalık yere düşmek kolay değil. Bayağı heyecanlı ve de cesaret işi.

Kim ne der diye dert etmek yerine, o yoksul sofrasını ortaya sermeye niyet ettim. Denize bakıp şiirle meşgulüm…

şairler yağdı geceye
şiirsiz gelmişler
lambaları sönmüş bir göğün
altında

birlikte kaç yıldız toplarız
diye
buluşmuşlar

ben bu
rüyayı
gören olamam
şairin gecesinde
herkes kimsesiz
ıssız
ve
yalnızdır

görsem de
o rüyayı
anlatamam ki
şairin çizdiği
sözcükler resmini
kim
tarif edebilir

işte böyle başladı gece
yine ilkyaz’dı
yine balkon’du
yine yasemin kokusu’ydu

ve ben şairce
bir kaygıyla
açtımdı ilk sayfayı

“kayıp şairler şehri”
yazıyordu

4 Kavgacı bir yazar Hüseyin Rahmi. Yapıtlarına yapılan eleştirilere pek tahammüllü olduğu söylenemez. Doğrusu pek de haksız sayılmaz. Kimi eleştirmenlerin daha kitaplarını okumadan “Hüseyin Rahmi’nin canına okuyacağım” demesi kulağına dek gelir. Eleştirmenlerin yazdıklarına hemen yanıt yazar, çoğu bir kitap boyutundadır:

“Şahabeddin Süleyman beyin bu hikâye hakkında yapmak istediği tenkit değil, tecavüzdür, tecavüz ile edep ise birlikte barınamazlar. Nasıl ki öyle olmuş. Münekkit, estağfurullah mütecaviz, “Cadı”dan ziyade edebi rencide etmiş. Hiçbir kimseye karşı “benim eserimi niçin beğenmiyorsun?”, tahtiasile itiraza hakkım yoktur. Fakat bir mahsulü sa’yi balta ile hedme yürüyene karşı da sükût edilmez.”
kalemimin-murekkebi-bogazici-324486-1.
Az buz sözler değil bunlar, sokak kavgasında söylenmez… Bir başka yerde, daha da sertleşiyor, mizacını anlamak için iyi bir örnek de bu:

“Ona lâyık olduğu medhiye.
Bu hasetçi mahlûkun hayatını yakından tanımıyorum. Fakat tanıyanların da onun iftihara şayan faziletlerinden bahsettiklerini hiç işitmedim. Atak, müfteri ve terbiyesiz kaleminin şöyle böyle şöhretini sinirlerinin bozgunluğuna medyundur. Şu da onundur denilecek anılmış bir eseri yoktur, perakendecidir; fakat tanınmış eser sahiplerinin pek şiddetli düşmanıdır. Aşinalığına tenezzülden sakınan insanlara durup dururken bulaştığı zaman ocak zifirine benzer: Kokusu ve sıvışıklığı… Artık temizlenemez.

Bazan sinirli köpek otomobilin, trenin arkasından koşarak havlar, ulur; saldırdığı çeliğin üzerinde dişleri kırılacağını bilir ama… köpektir, cibilliyetini göstermekten kendisini alamaz.

Bu adam kimdir? Adını söylemiyeceğim; hokkamın mürekkebini niçin kirleteyim?”

İnsanların ikiyüzlülüğünü büyük bir incelikle, ruhlarına fener tutarak ortaya seriyor Hüseyin Rahmi. Elbette artık yazarlar için edep tartışması, bu mana da çoktan geride kaldı. Gelgelelim mahkemeye düşmesine engel değildir bu durum. Mecburen kendini savunmak zorunda kalıyor. Üstelik döneme göre hayli ilerici ve cesur bir savunma hazırlıyor. Diyor ki bir yerde:
“Kırk yıldır bu yoldan giden bir seyyah bundan sonra önüne bir âdabı umumiye ve ahlâkı hasene kılavuzu almaktan müstağnidir. Kalemim, bu suretle kelepçelenemez… Hikâyenin son sahifelerini bekleyiniz ve hükümlerinizi sanatın asrî telâkkiyatına tatbikan veriniz. İnsan denilen şifanâpezir hastayı koltukla meydana çıkaracağım. Onun göğsünü arkasını merak edenlere dinleteceğim. Ne gizli dertler var göreceğiz. Ve bunlardan bazılarını da kendi nefislerimizde hissederek müteessir olacağız.”

Milletvekilliği yapmış, siyasi çevrelerde yer edinmiş, saygınlık kazanmış yazarın şu sözleri de kulağa küpe olmalı:
“Fakat o zaman hikâyenin, sanatın mânası, lüzumu kalır mı? Hayır efendim hayır… Hiç bir hükümet, hiç bir memleket sanatı asaletinden soyup yalancı şahidlik derekesine indiremez. Akiste iyi şeyler görmek istiyorsak aslı ıslâh etmeliyiz.”


5 Hüseyin Rahmi yakın dostu Refik Ahmet Sevengil’in sorularına yanıtlar veriyor, üstadın fikir dünyasını, edebiyat poetikasını buradan anlıyoruz. “Hiç âşık oldunuz mu?” sorusu ise yanıtsız kalıyor. Hüseyin Rahmi, Heybeliada’da Miralay Hulusi Bey ile elli seneyi aynı evde deviriyor. Ev şu an müze. Gidip görmemiş olmam pek kayıp. Gürpınar’ın gayet iyi tentene ördüğü, yastık işlediği biliniyor. Bir yerde üstadı tasvir ederken Sevengil: “… gün görmüş, ananeye sadık, kibar bir İstanbul hanımefendisi gibi ekseriye ellerini ya dizlerinin üstünde, ya göğsünün üstünde kavuşturarak oturur; gülerken parmaklarını birbirine bitişip güzel bir siper haline gelen bir eli ağzını örter; kahkahaları küçük, sessiz ve kibardır; dudaklarında sönen gülmesi bir müddet de gözlerinde devam eder.”

Çocukluğunu yaşlı kadınlar arasında geçirmiş birinin, hele de bunca yetkin bir gözlemciyse, bir tür taklit yoluyla edindiği davranışları, sonradan benimsemiş olması garip değil. Ancak Sevengil bu geniş tasvirlerle, açıktan söyleyemediği bir aşka da hazırlar bizi. Cesur yazar, özel yaşamının mahremiyetini hep korumuş, ancak Hulusi Beyle yaşadığı sevdayı yok saymamıştır.

Hayat arkadaşını yitirdikten sonra dünya ona anlamsız, dar gelir. Bir mektubunda şöyle yazar:

“Yağmur çamları yıkadı. Matemi dinmez bir göz gibi hâlâ gökten damla damla kasvet yağıyor. Dağ başındaki inziva evimde yaşadığım hüzünlü saatler çile dolduran dervişler gibi ruhumu tasfiye ediyor. Alelâde zamanlarımda üstünkörü bir bakışla görüp geçtiğim şeyler şimdi bana ürküntü verecek bir derinlik alıyor.

Adadaki bir mezar bütün dünyayı nazarımda kabristana çevirdi. Nereye baksam baş ucuna bir tahta parçası dikili bir toprak kümesi görüyorum. Kalabalığı içinde tek başıma kaldığım vatanımdan muvakkat bir ayrılışla gidiyorum. Leyleklerin göçtüğü, kırlangıçların uçtuğu nurlu ufuklara. Biraz da çölün kızgın kumları üstüne yaşlarımı serpeyim bakalım, ehramların heybetleri önünde ne duyacağım? Burnu, kulağı kırık Ebülhevlin cüzzamlı bir cadı gibi uzaklara bakan falcı gözlerinden ne anlıyacağım?”


6 Akşam iki kadeh yuvarladık dostlarla, uykuya daldık, Datça’da son günler… Önce kafayı buldum sandım, hayret ettim. Meğer büyük Ege depremi gerçekleşiyormuş. On altı saniye geçmek bilmedi. Hemen balkona koşup baktım çevreye, korku içinde insanlar bahçelerde, sahilde… Telefona sarıldım sevdiklerimi arayayım diye. Ulaşmak ne mümkün… İstanbul’da yaşadıydım aynını. O zaman elli saniye sürmüştü sarsıntı. Ne garip, ehemmiyet vermediğimiz bir zaman dilimi, kimi zaman nasıl da uzuyor… Zamanın kendi ruhu var işte. Hep aynı biçimde akmıyor diyordum da kendime, böyle durumlarda kafama dank ediyor.

Deneyimli olarak, acil ihtiyaçları yanımıza alıp, indik bahçeye. İlk haberler hep tartışmalı. Kulak asmamayı da öğrendik. Lâkin beşik gibi sallanıyoruz. Odamıza çıkmak mümkün değil, bir de rüzgâr var ki, fırtına desem daha doğru. Serinlik denilemez buna, garip, rahatsız eden bir uğultu var havada. Uykulu gözlerle birbirimize bakıyoruz bahçede… Bodrum’dan türlü ürkütücü haberler geliyor, sabaha varsak rahatlayacağız. Neden deprem uykunun en derin saatinde yakalar ki hep? Karanlıkla birlikte, doğanın bu haşmetli öfkesi daha bir ürkütücü oluyor.

Kimsede bir yara, bere yok… Ruhta açılanı saymazsan elbet…


7 Datça günleri bitiyor. Telaşlı bir yaz sürmekteyiz. Artık ev halini alan otelimizde güzel dostlar edindik. Dobi’yle ilk kez bir yaz deneyimi yaşadık. Müdürümüz Gündüz Bey; “hayatta köpek alamayız otele” dedi Dobi için, ama onun nasıl hanımefendi bir kız olduğunu görüp, aşka düşünce vazgeçti kararından. Dobi gönlünü çeldi.

Burada çalışan gençlere bayılıyorum. Cep harçlıklarını kazanmak için bu yaz sıcağında canla başla çabalıyorlar. O deprem gecesi herkes korkuyla bahçeye inip, ne yapacağını bilmez haldeyken, hemen kahve ikram ettiler, su verdiler, ihtiyaçları gidermek için çabaladılar. Oysa deprem herkesi vurmuştu. Yer yerinden oynarken, bu güzel gençler Hasan, Burcu, Rüştü, Gözde, İsmail yanımızdaydı hep… Unutamayacaklarım arasında aşçılarımız Aytekin ve Songül de var. “Közde patlıcan çorbası”nın tadı damağımda…

Geçen temmuzda sarsılmıştık, hâlâ açıklığa kavuşturulmayan 15’indeki kalkışmayla. Şimdi de bu. Bir yıl tamamlanıyor elli yaşa doğru yolculuk sürmekte…