Kalıbınızı kırmadan var olamazsınız
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL

Eduardo Galeano sömürgeciliğin görünen ve görünmeyen yüzünü özetlemiş. Görünen yüzünü çok iyi biliyoruz: “Konuşmamızı yasaklar, eylem yapmamızı yasaklar, var olmamızı yasaklar”. Görünmeyen yüzünü ise göremiyoruz, iktidar boyun eğdirmeyi içselleştirmiştir çünkü: “Köleliğin yazgımız, çaresizliğinse huyumuz olduğuna inandırır” (Kucaklaşmanın Kitabı, Can). Konuşmanın, eyleme geçmenin, var olmanın mümkün olmadığına inandığınızda kalıplara yerleşmişsiniz demektir. Kalıplara yerleştiğinizde fıtratınızın kölelik ve çaresizlik olduğuna inanırsınız. Baksanıza kalıpları nasıl da yüceltiyorlar, yüceltiyoruz. Birisinin adam olup olmadığına kalıbına bakarak karar veriyor ve yanıldığımızda “kalıbının adamı değilmişsin” diyerek hayıflanıyoruz.

Bize haddimizi aşmamamızı, biçimimizi bozmamızı öğütlediler. Kalıbının adamı olmak, var olmayı bırakmak demektir. Platon bize haddimizi bildirdiğinde Stoacılar karşı çıkmış ve “herhangi bir şeyin hududu şeyin var olmayı bıraktığı yer demektir” diyerek hudutları tanımlı idealarını reddetmişlerdi. İktidar haddimizi, yani sınırlarımızı belirliyor ve sınırlarını ihlal edenleri cezalandırıyor. Aslında “var olmayın!” diyor bize, varoluşu cezalandırıyor. Çünkü var oluşun hududu bedenin biçimi, kalıbı değildir; kalıbın içinde kalarak değil, kalıbınızı parçalayarak var olabilirsiniz ancak. Sınırları içine kapatılmış bir beden var olmayı bırakmış, içine kapanmış, güçsüz bir bedendir. Bir beden ancak biçiminin ötesine geçtikçe, uzamda yayıldıkça var olabiliyor. Ve iktidar içine kapatılmış varlıklardan, kalıplardan oluşan bir düzen istiyor. Peki, düzen nedir? Tanımlı biçimlerin belirli örüntüye göre mekân içine yerleştirilmesi. İktidar kendi alanını bir yerleştirme sahası olarak tasarlamıştır; modüler parçalardan oluşan bir mobilya sergisi. Kalıplı şeyler belirli bir düzene göre yerleştirildiğinde şeylerin tüm yapabilirlikleri, eyleme geçebilmeleri engellenmiştir. Engellenmeleri gerekiyor, çünkü varlıklar var olmaya başladıkları an biçimlerinin ötesine geçecekler ve kurulu düzeni bozacaklardır. İktidarın “kalıp-bedenleri”, var olmayan bedenlerdir. Bir beden kalıbını kırdığında var olabilir ancak.

Yine Stoacılardan şeylerin eylemler olduğunu biliyoruz. Bir şeyin sınırı şeklinin sınırı değil, eyleminin sınırıdır. Deniz diyoruz ama denizin nerede bittiğini, dalgaların sahildeki sınırını tespit edebilir misiniz? Dalgaların kudretine bağlı olarak bu sınır sürekli değişecektir. Ve eylem olarak su kudretine bağlı olarak yayıldıkça kendi mekânını yaratıyor. Deniz suyunu bir havuza doldurduğunuzda ve biçimiyle tanımladığınızda onu tüm kudretinden yoksun bırakmışsınız demektir. Bir havuzdaki deniz suyunun deniz olmadığını hepimiz biliriz. Ama anatomik sınırları içindeki bir bedeni beden olarak adlandırıyoruz. Oysa var olan bedenin biçimi yoktur, çünkü biçiminin sınırları var olmayı bıraktığı yerdir. Bedenin anatomik bir biçim olmadığını, aksine bedenin diğer bedenlerle karışarak kudretlendiğini ve mekânını sonsuza doğru genişletebileceğini bize Spinoza söylemiştir. Ve bedenler birbirleriyle karışıp kudretlenmesinler, DENİZ olmasınlar diye iktidar kalıplarla iş görüyor. Kalıpların bu kadar övülmesi boşuna değil. Beden eylemdir ve eyleme geçtiğinde ve kudretince uzamda yayıldığında artık kalıbı kalmamıştır. Dolayısıyla var olmak için kalıbınızı kırmanız gerekecek. Marx’ın proletarya için söylediği “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok, kazanacakları bir dünya var” deyişine ekleme yapalım: Kalıplarından başka kaybedecek bir şeyleri yok. Ama kalıbını kırmak ve var olabilmek için bedenin eyleme geçmesi gerekiyor. Eyleme geçtiğimizde ne zincirimiz ne de kalıbımız kalacak. Ve artık kalıptan değil, kudretimizin derecesinden söz edebiliriz.

Kalıplar sadece bedenlere dayatılmıyor. Düşünceler de kalıpların içine yerleştirilmiştir. Sorunlarla karşılaşıp sorunları birlikte çözdükçe var olma yeteneğimizi, kudretimizi arttırmak yerine hazır yapım sorular konuluyor önümüze. Yine hazır yapım bir soru var ve seçenekleri bile verilmiştir. Çoktan seçmeli sorulara alıştırılmış zihinler olası tüm seçenekleri dışarda bırakan şıklardan birini seçmek zorunda kalacak. Oysa biz bu sorunu başka türlü formüle edebilirdik. Ama bir kere daha problem iktidar tarafından belirlenmiştir. Tepkilerimizi bile iktidar belirliyor. Oyunu kuruyor ve kurduğu oyun içinde biz de bize biçilen rolleri, kalıpları oynamak zorunda kalıyoruz. Oysa kalıplarımızı kırabilseydik oyunu biz kurabilir ve işte o zaman kazanabilirdik yitirdiğimiz dünyayı.