Kameranın ardındaki sinsilik
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

İlki 2010’da, dördüncüsü 2018’de gösterime giren Insidious/Ruhlar Bölgesi serisinin her bir filminde izleyiciyi koltuğundan zıplatan çok sayıda an yaratmayı başarmasına bakılırsa, hayaletlerin ortaya çıktığı, sonra kaybolduğu, sonra tekrar belirip seyircinin ödünü kopardığı sahneler konusunda son 8-10 yıldır James Wan’den daha iyi yönetmen yok galiba…

Ama korku filmlerini sadece bu dehşet anlarından oluşturmaya kalksanız izleyicinin adrenalin eşiğini paramparça eder, anlatıyla ilişkisini onarılamayacak biçimde zedelersiniz. Bu yüzden bu sahneleri birbirine bağlayacak, aralarında harç vazifesi görecek, anlatılanlar ne kadar gerçekdışı ve saçma da olsa izleyicinin derin bir özdeşleşme yaşamasını kolaylaştıracak belli başlı temalar kullanılır. Seyircinin Elise isimli yaşlı medyum öncülüğünde sürekli ölüler diyarına gidip geldiği Insidious serisinin hikâyeleri birincil anlam katmanında aile, ikincil anlam katmanında ‘tarihsel kötülük’ temalarıyla ilerliyor: İlk filmde (2010) genç baba ile küçük oğlunun ölüler diyarından kurtulmak için birlikte mücadele etmesi gerekiyordu. Aynı karakterlerin öyküsünü devam ettiren ikinci filmde (2013) bu sefer kötülük tarafından zapt edilen baba çocuğunu öldürmeye çalışıyordu. Üçüncü filmde (2015) oğlan değil kız çocuk vardı; ergen kız ölmüş annesiyle bağlantı kurmaya çalışırken düzenin bozulmasına yol açıyor, babasını zora sokuyordu. Dördüncü filmde tekrar kötü babaya dönüldü, ona karşı mücadele verense bu sefer kız çocuğuydu.

Ölüler diyarının tarih anlamına geldiği bu anlatılarda iyi ölülerle karşılaşmak neredeyse imkânsızdır; hikâyeler hep iblislerin çıkıp geldiği kötü bir geçmiş ve bu geçmişin tehdidi altındaki bir gelecek (çocuklar) üzerine kurulur.

Bu temaların bilinçli ya da bilinçdışı nedenlerle seçilip film öyküsüne yerleştirilmesindeki ideolojik amaçları ise tartışmaya bile gerek yok. Kendi içinde son derece tutarlı bir dizge oluşturan Insidious serisinin birinci ve dördüncü filmlerine, yani serinin açılış ve kapanışına bakınca her şey net biçimde görülüyor: İlk filmin bir sahnesinde, oğluyla birlikte geçmişin iblislerine karşı savaşacak genç baba Josh’u öğretmenlik yaptığı okulun bir sınıfında görürüz. Arkadaki duvarda, Amerika kıtasının bildiğimiz haritalardaki gibi solda değil tam merkezde olduğu ilginç bir dünya haritası asılıdır -ABD’deki bazı okullarda Avrupa merkezli haritalar yerine bunlar kullanılıyor olabilir tabii, ama ben böyle bir haritanın bu şekilde gösterildiği başka film hatırlamıyorum.

İlk filmde dünyanın merkezinin neresi olduğuna yapılan bu ideolojik vurgu, son filmdeki Stalin -geçmişin kötü hayaleti- vurgusuyla birleşir: Film 1953’te, bir cezaevinin yanı başındaki bir evde açılır. Cezaevinde gardiyan olarak çalışan adam televizyonda Stalin’in ölümü ile ilgili haber görüntüleri izlemektedir. O sırada bir mahkûm elektrikli sandalyede idam edildiği için evin elektrik akımında bir dalgalanma olur. Ailenin medyumluk yeteneğine sahip küçük kızından idam mahkûmuyla ilgili sözler duyarız: “Wayne Fisher. 32 yaşında. Çekiçle bir kadını öldürdü. Üç yıldır idam koğuşundaydı.”

Bahsi geçen ölümlerin ilki materyalist düşüncenin resmi temsilciliğini yapmış bir ülkede gerçekleşir, haberi de tümüyle maddi bir kaynaktan alırız. İkincisi ise aşırı derecede idealist bir ülkededir ve haberi doğaüstü güçleri olan bir çocuktan alırız. Stalin’in ölümüyle ilgili görüntülerin üstünde şu ifadeler duyulur: “Ve tarih daima tekrar eder dostlarım... Geçmişin hayaletleri, eğer onlarla hesaplaşmazsak bugünümüz haline gelirler.”

Resmi sembolü orak-çekiç olan Sovyetler Birliği’nin liderinin bir kadını çekiç kullanarak öldüren adamla örtüştürülmesindeki ideolojik vurgu inanılmaz derecede basit ve kaba, ama böyle işte…

Stalin sadece kitlesel cinayetler işlemiş bir katil değildi, tüm insanlığın kurtuluşunu içeren en önemli deneyimlerden birini de mahvetmişti. Ama görüyorsunuz, Hollywood’un yaptığı Insidious (İngilizce ‘sinsice’ demek), toplumsal alanın kötücül bir karakter kazanmasında hiç de Stalin’den geri kalmıyor.