Kameranın ördüğü kafes
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Hollywood sinemasının çok temel bazı anlatı kodları var. Örneğin filmin başlangıcında kırmızı şarap dolu bir kadehin havuza düşmesi ve o kan kırmızısının suda nasıl yayıldığı gösteriliyorsa büyük ihtimalle kadınlık durumlarına dair olumsuzlayıcı bir hikâyeyle karşılaşacaksınız demektir.

Epey ‘kör gözüm parmağına’ bir uygulama bu, ama verili toplumsal cinsiyet kodlarıyla düşünmeye alıştırılmış seyircilerin kolektif bilinçdışındaki olumsuz kadın imgelerini (isyankâr Lilith, Adem’i kandıran Havva, ‘kutu’sundaki kötülükleri dünyaya saçan Pandora…) hızla yüzeye çıkarmanın en kolay yolu olduğu için küresel sermaye sinemasının sürekli kullandığı bir yöntem… Bu hafta gösterime giren* 47 Meters Down/Denizde Dehşet havuza yayılan kırmızıyla -adet kanı, bekaret kanı, doğum kanı…- açılıyor, hikâye ilerlerken de bu kanlı bakış açısının hakkını veriyor.

Tatil için gittikleri Meksika’da köpekbalıklarıyla dolu bir bölgede kafesle dalış yaparken halatın kopması yüzünden deniz dibinde mahsur kalan iki kız kardeşin hikâyesindeki tüm unsurlar bu kadınların ne kadar sorunlu yaratıklar olduğunu vurgulamayı amaçlıyor: Büyük kardeş Lisa bir erkeği elinde tutmayı beceremeyecek kadar geleneksel kadınlıktan uzak olmasaydı kardeşiyle bu tatile çıkmayacak, ayrılık acısını gören Kate’in zoruyla gecenin bir vakti diskoya gitmeyecek, tanımadıkları genç erkeklerle flört etmeyecek, onların kafesle dalış teklifini duymayacaktı. Yani bu iki genç kadın eğer cinsel dürtülerine teslim olup başına buyruk davranmasalardı bu korkunç olayları yaşamayacaklardı.

Yine 2016’da yapılan ve 47 Meters Down’a çok benzeyen bir başka Hollywood filmi var, 12 Feets Down: 20li yaşlarının ortasında iki kız kardeş halka açık bir havuzda yanlışlıkla kapalı kalırlar. Bir yandan hayatta kalmaya çalışırken çalışırken diğer yandan hayatlarını, ilişkilerini sorgularlar. Film yüzeysel bir okumayla ‘kendini sorgulayarak yeniden doğan kadın’ı anlatıyormuş gibi görünür ama hikâyedeki her şey erkek-egemen yapıyı dinlememekten kaynaklanır. Kızların hayatı zaten hatalarla doludur ama bu hikâyedeki temel hata, ‘havuzdan sorumlu ihtiyar adam’ı dinlememeleridir. Üstüne bir de bu yaramaz kızları cezalandıran korkunç bir ‘canavar anne’ modeli biner -cezaevinden şartlı tahliyeyle çıkmış, havuzda temizlikçi olarak çalışan kadın- böylece havuz (vajina, rahim, doğum, kadınlık...) ölümcül bir şeye dönüşür.

Hollywood bu eril anlatı stratejisini öyle rasyonel hale getirmiştir ki, aynı hikâyeyi erkeklere uygulamak istediğinizde hiç de inandırıcı olmayan bir anlatıyla karşılaşırsınız: Toplumsal cinsiyet kodları gündelik yaşamı öyle güçlü belirlemektedir ki, geçmişleri travmalarla dolu, birbirlerini psikolojik olarak sürekli yaralayan 20li yaşların ortalarında iki erkek kardeş bir havuzda sıkışıp kalmaz. Ama tam da aynı kodlar yüzünden, sorunlu iki kız kardeşin böyle bir şey yaşayabileceğini kolayca kabulleniriz.

Aynı nedenle, bir Hollywood filminde erkek karakter denizin dibinden kurtulmak isteyen çaresiz kadına “Kafeste kal, senin için en güvenli yer orası. Yoksa köpekbalıklarına yem olursun!” dediğinde kadının kafeste kalması gerektiğini tartışmasız kabul ederiz, o kafesin sembolik düzeyde nasıl kötü bir toplumsal yapıya karşılık geldiğini bile bile…

*Sinema sitelerinin ‘2017 yapımı’ diye tanıttığı filmi Ağustos 2016’da izlemiş, 06.08.2016 tarihli ‘Aklımızı ısıran dişler’ başlıklı yazıda azıcık değinmiştim. O günlerde adı da 47 Meters Down değil In the Deep idi. Hollywood’un böyle yanıltıcı bir dağıtım uygulamasıyla ne yapmak istediğini anlamış değilim.