Kampüs üstünde alıcı kuşlar
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

20. yüzyılın en ünlü maceracılarından Richard Halliburton, seyahatlerinin heyecan verici öykülerini 1937 ve ‘38’de yayımladığı Book of Marvels adlı iki kitapta anlattı. Tüm dünyayı dolaşmış bir Indiana Jones prototipi olan Halliburton’ın kitaplarından ikincisi ‘Doğu’ altbaşlığını taşıyordu. Çin’in son imparatoru Pu-Yi ile de bizzat tanışan Halliburton kitapta Çin Seddi hakkında çok ilginç bir bilgi veriyordu: “Astronomlar Çin Seddi’nin Ay’dan çıplak gözle görülebilen tek insan yapısı olduğunu söylüyor.”

Halliburton’ın ifadesindeki Ay, kaynağı belirsiz bir bilgi yayılımı sayesinde yüzyılın ortalarında ‘uzay’a dönüştü; artık ‘uzaydan görülebilen tek insan yapısı Çin Seddi’ydi.

Ne tuhaf bir bilgi ağıyla kuşatılmışsak artık, henüz dünyanın yörüngesinden çekilmiş bir tek fotoğraf bile görmediğim çocukluk çağlarımda bile Çin Seddi’nin uzaydan görülebildiğine dair son derece kesin bir bilgiye sahiptim. Kısa süre sonra babamın aldığı bol görselli ansiklopedilerdeki uzaydan çekilmiş dünya fotoğraflarını nasıl büyük bir titizlikle incelediğimi hatırlıyorum; Çin Seddi’ni oralarda bir yerde mutlaka kuşbakışı görebilecektim. Asya ile ilgili fotoğraflarda o uzun kale duvarlarını çok aradım, ama nafile, görünmüyordu.

Bu bilgiyle ilişkimde asıl tuhaf olan, bir tek defa bile “Demek palavraymış!” diye düşünmememdi. Uydurduğum bahaneleri de hatırlıyorum: Belki baktığım fotoğraflar çok iyi değildi ya da bilmediğim bazı teknik nedenlerden dolayı fotoğraflarda büyük set görünmüyordu. Ne olursa olsun bu bilgiyi Çin Seddi’ni bile yapabilen bir canlı türü üretmişti, neyini sorgulayacaktık?!


Çin Seddi çok uzun (21 kilometre) ama çok ince (9 metre) bir yapıdır; 350 kilometre yukarıdan görülemeyecek kadar ince... Bir de malzemesinin rengi etrafındaki toprakla aynı olduğu için o kadar uzaktan çıplak gözle görülebilmesi olanaksızdır. Bu iddiayı dile getirebilmek için Ay’a/uzaya gidip gelmiş olmak gerektiğini de ekleyince durum iyice karmaşık hale geliyor. Ama bu bilginin ve Çin Seddi’nin öyle bir etkisi vardı ki, bir kişi bile çıkıp “Halliburton böyle bir bilgiyi neye dayanarak dile getirebiliyor?” diye sormadı. Belki bu erken postmodern maceraperest kendisi abartmıştı, belki de kendisinden önce Çin Seddi’nin büyüsüne kapılan bazı araştırmacıların -örneğin William Stukeley (1754) ve Henry Norman (1859)- benzer söylemlerinden etkilenmişti, bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, bu gerçekdışı bilgiye bugün bile inananların olduğu... Hele bizimki gibi ülkelerde! Son günlerin en trajikomik gelişmesi olarak iktidarın ODTÜ konusundaki saldırgan tavrı da idelojik düşmanlıktan önce işte bu inanca dayalı bilgi türünü doğuran ve sürdüren akıldışı kaynaktan besleniyor.

Bir yanda her şeye rağmen Ay’a gidip iyi bir teleskopla bunu başarabilecek bir insanlık, diğer yandaysa teleskobu icat eden ve üreten zihniyete bile düşman bir yapı varken iktidarı Halliburton’la karşılaştırmanın insafsızca olduğunu -Halliburton açısından- kabul ediyorum; sadece bilginin nasıl kolayca dogmatik bir aygıta dönüşebileceğini söylemeye çalışıyorum.

Belki de 21. yüzyıl Türkiyesi’nde iktidarın görmek istediği akademiye dair daha iyi bir örneği 300 yıl öncesinde bulabiliriz: 1725’te Würzburg Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Johann Beringer bilim dünyasına çok sayıda kireçtaşı tablet bulduklarını, bunların fosil olabileceğini duyurdu. Çalışma ilerlerken Beringer taşların üstünde İbranice tanrı anlamına gelen ‘Yehova’ isminin kazılı olduğunu gördü. Dekan Bey bir yıl sonra bu heyecan verici buluşla ilgili kitabında bunların tanrının bizzat kendi eliyle yarattığı ilk insanların fosilleri olabileceğini iddia etti. Ustaların en büyüğü olan tanrı çalışmasının üstüne imzasını da atmıştı. Çok geçmeden bu taşların aslında coğrafya profesörü Ignatz Roderick ve kütüphaneci Georg von Eckhardt tarafından Beringer’e şaka amacıyla hazırlandığı ortaya çıktı. Hatta taşlardan birine de Beringer’in ismini kazımışlardı!

Öyle görünüyor ki, söz konusu olan bu iktidarken beklenti en fazla kampüse kuşbakışı bakıldığında binaların ‘Allah’ sözcüğü şeklinde görünmesi olur -mümkünse Arapça, ama diyelim ki Arapça olmadı da Türkçe oldu, o da olumlu... Sonra da bu bilişsel yüceliğin Ay’ın karanlık tarafından bile çıplak gözle görülebildiği bilgisi gelir. Ortada kampüsleri medreseye dönüştürebilecek bir kafa yapısı varken bu bilgiyi kim sorgulayacak ki?!