Kamu’da ya da kamusal tasarruf, Cumartesi Anneleri ve Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi
04.09.2018 11:48 GÜNCEL

MUSTAFA KARADAĞ

Siyasi iktidar, ülkenin ekonomik durumunun düzelmesi ve Türkiye’ye yapılan ekonomik saldırının defedilmesi için kamuda bazı tasarruflara gideceğini ilan etti ve bu cümleden olarak birkaç gün önce Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinde % 18 oranında tasarruf tedbirleri uygulanacağı ilan edildi. Bütçe % 18 oranında küçültüldü, ancak Milli Eğitim Bakanlığı okul inşaatlarının süreceğini, bursların devam edeceğini, özel okul teşviklerinin sürdürüleceğini, öğrenci ve velilerin hiçbir şey farketmeyeceğini açıkladı.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu 5 Şubat 2011 tarihinde şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul edilen ve saygı gösterilen Cumartesi Annelerinin 700. toplanmalarına izin vermediklerini söyleyerek, "Bugün terör örgütleri, bu odaklar eliyle bir başka istismar alanı peşinde koşuyorlar, anne istismarı. Yapılmak istenen çok açıktır. Annelik kavramı üzerinden bir mağduriyet oluşturup, hem teröre bir mağduriyet maskesi giydirmeye çalışıyorlar, hem de toplumu ayrıştırmaya çalışıyorlar. 700. gösterilerini yapmak istediler, izin vermedik çünkü artık bu istismarın ve kandırmacanın son bulmasını istedik" dedi ve Hasan Ocak’ın 1995 yılında” TKP/ML terör örgütünün iç infazı” olduğunu, bunu herkesin bildiğini, açık konuşmadıklarını da sözlerine ekledi.

10 Ekim 2015 tarihinde gerçekleştirilen Ankara Gar Katliamı davasının duruşması 31 Temmuz-3 Ağustos arasında Sincan Cezaevi Yerleşkesinde özel olarak yaptırılan duruşma salonunda yapıldı. Aslında o duruşma salonları FETÖ davalarının duruşması için yaptırılmıştı, fakat Gar Katliamı davasının duruşması da buraya alındı. Ve bu davanın duruşmasında şimdiye dek hiçbir davada alınmayan güvenlik önlemleri alındı, mağdur ve maktül yakınları birkaç aramadan geçirildi, duruşmaya gelenler birkaç yerde kameraya kaydedildi, o kadar ki avukatlar dahi aranmadan salona alınmadılar.

Ankara’da Yüksel caddesinde bulunan İnsan Hakları Anıtı 430 günlük esaretten sonra adli kontrol ile serbest bırakıldı, şimdi her gün hemen yanında bulunan seyyar karakola imza veriyor. Diğer taraftan anıt yanında gösteri ve açıklama yapmak halen yasak ve her gün saat 18.00’de yaklaşık bir dakikalık açıklama yapan üç genç insan yaklaşık 10-15 kat fazla sayıdaki polis tarafından paketlenip hazır tutulan minibüsle gözaltına alınıp emniyete götürülüyorlar.

Bu olayların birbirleriyle ve kamuda ekonomik tasarruf tedbirleri alınmasıyla ne ilişkisi var diye sorulabilir. Bu olayların tasarruf tedbirleri bağlamında birbirleriyle ilgisi, ilişkisi vardır. Şöyle ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anayasanın 2. maddesine göre, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Temel hak ve hürriyetler de Anayasa’da sayılmıştır. Bunların dışında başta Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere medeni haklara ilişkin uluslararası sözleşmelerde yer alan hak ve özgürlükler de Anayasa’nın 90. maddesi ile güvenceye alınmıştır.

Bu cümleden olarak; yaşam hakkı, eğitim hakkı, adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi, izinsiz gösteri yapma ve düşünceyi açıklama, seyahat özgürlüğü birer temel haktır ve tüm insanlar bu hak ve özgürlüklerden eşit olarak yararlanırlar, bazı insanların bu haklardan diğerlerine göre daha eşit yararlanması söz konusu olamaz. Ve her hak ve özgürlük bir yükümlülüğe delalet eder, bu hakların kullanılmasının garantisi devletlerdir ve bizim ülkemizde de Türkiye Cumhuriyeti devletidir.

Şimdi aralarındaki somut ilişkiye gelelim. Cumartesi Anneleri bir tek Hasan Ocak’ın annesinden ibaret ya da aynı veya benzer siyasi görüşte olup da kaybolan kişilerin anneleri, ablaları değil. Bu protesto yahut taleplerin dile getirildiği toplantılara desteğe gelenler de aynı şekilde, farklı parti, sivil toplum örgütü üyeleri ve değişik siyasi düşüncede olan insanlar. Yani Galatasaray önü aslında bir hak arama platformuna dönüşmüş durumda. Yüksel Caddesi’nde bulunan İnsan Hakları Anıtı’nın önü de aynı şekilde işini ya da okulunu geri isteyen insanların gelip taleplerini dile getirdikleri bir yer. Ankara Gar Katliamı davasını izleyenler de ölen ve yaralananların yakınları, yani katiller değil, ölenler… Ve şimdiye dek ne Cumartesi Anneleri, ne Yüksel göstericileri ne de Gar Katliamı’nda öldürülenlerin yakınları yaptıkları gösterilerde hiçbir insana hiçbir şekilde zarar vermediler, saldırmadılar, küfretmediler, şiddetten ürküp kaçanları kovalamadılar. Gaz fişeği, plastik mermi atmadılar. Şimdiye dek bu alanlara yakın hiçbir esnaf onlardan rahatsızlık dile getirmedi. Oradan geçen hiçbir insan gösterilerden korkup yolunu değiştirmedi. Protesto gösterilerinin yanı başında çay, kahveler içildi, hiç kimse, hiçbir gün gösteri yapılıyor diye İnsan Hakları Anıtı’nın hemen bitişiğindeki, 3 metre mesafede bulunan kafelere gitmekten vazgeçmedi. Hal böyleyken polis hemen her gün göstericilere gazla, yumrukla, kalkanlarıyla müdahale etti, şiddet uyguladı, yerlerde sürükledi, müdahale sırasında hakaret etti. İnsan Hakları Anıtı çevreleyen barikatlar kaldırılalı bugün tam bir ay oldu, Anıt kimseye bir şey yapmadı, anıta da kimse bir şey yapmadı. İnan olsun yanındaki seyyar karakol kaldırıldığında da yapmayacak.

Hala ne ilişki mi var diyoruz? Yaşam hakkına, çalışma hakkına, eğitim hakkına, adil yargılanma ve masumiyet hakkına saygı gösterilip Anayasa Mahkemesinin pek isabetle söylediği gibi Devlet Anayasa’nın 17. Maddesi uyarınca ne şekilde olursa olsun kim olduklarından, hangi siyasi örgüte veya düşünceye mensup olduklarından, kimin tarafından ve neden öldürüldüklerinden veya ne şekilde kaybolduklarından ari olarak öldürülen kişilerin faillerini soruşturup yakalasa, maktüllerin nerede olduklarını, nereye atılıp nereye gömüldüklerini, kaybolanların nerede ve ne halde olduklarını bularak tüm hak ve özgürlüklere yaşama olanağı sağlasaydı, yani kamusal şiddet uygulama tekelinden tasarruf etseydi, bugün göstericilere şiddet uygulanması sonucuyla biten müdahalelerin, seyyar karakolların maliyetini Milli Eğitim Bakanlığının bütçesine aktarıp % 18’lik tasarruf tedbirine gitmez, bir de üstüne 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217 Sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan Bakanlar Kurulu Kararı gereğince İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini okullarda okutarak insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğüne inanan, demokrasi ve laikliği, sosyal devlet ilkesini içselleştirmiş bir nesil yetiştirirdi. Milli Eğitim Bakanı da nereden yapacaklarını açıklayamadığı tasarruf tedbirleri konusunda sıkıntı yaşamazdı.

Son olarak söylemek gerekir ki “Meriç kıyılarında çalışan Türk köylüsünün kaybolan sabanlarından tutunuz da, bu yurtta yaşayanların uğrayacakları en ufak bir haksızlıktan, hatta Bingöl dağlarının ıssız kuytularında nafakalarını bekleyen öksüzlerin gözyaşlarından” devlet sorumludur.