Kamulaştırmanın sahtesi değil kalıcısı
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Sermaye, kamulaştırmadan bahsederken aslında bankaları temizleyip özel sektöre hediye etmeyi amaçlıyor. Buna  

Sermaye, kamulaştırmadan bahsederken aslında bankaları temizleyip özel sektöre hediye etmeyi amaçlıyor. Buna göz mü yummalı? Öyleyse ne yapmalı? Cevabımız da, bir seçenek daha var, o da “kalıcı bir kamulaştırma” olmalı
IMF’nin üç aylık “Küresel Finansal İstikrar Raporu” geçtiğimiz hafta yayımlandı. Rapor, finans sektöründe işlerin günden güne kötüye gittiğini kabul ediyor. 2007-2010 arası dönemde ABD, Avrupa ve Japonya finans aleminin 4.1 trilyon dolarlık bir zararla yüzyüze kalmasını öngörüyor. Bu zararın 2.5 trilyonu bankacılık, 300 milyarı sigortacılık, 1.3 trilyonu ise diğer finansal kurumların hanesine yazılacak. Üç ay öncesine göre de, daha vahim bir tablo ile karşı karşıya bulunduğumuz görülüyor. Örneğin ABD için daha 2009 Ocak raporunda 2.2 trilyonluk bir zarar tahmini yapılırken, nisanda bu rakam 2.7 trilyona çekiliyor.
ABD bankaları zararlarının yaklaşık yarısı için 1.06 trilyon karşılık ayırmış. Avro bölgesinde ise durum daha beter; 900 milyar dolarlık zararın sadece yüzde 17’si için karşılık bulunuyor. İngiltere’ye gelince, bankaların 310 milyar dolar beklenen zararının üçte biri oranında karşılık mevcut.

IMF’NİN KAMULAŞTIRMA ANLAYIŞI
Peki işler gittikçe sarpa sardığına göre, acaba ne yapmalı? IMF işte bu noktada baklayı ağzından çıkarıyor: Bankaların yeniden yapılanması geçici hükümet mülkiyeti gerektirebilir. Sözün özü, IMF açıkça bir ulusallaştırma öneriyor. Banka müdahaleleri ulus devlet kapsamında, özel sektör mülkiyetinin kamu mülkiyetine dönüşmesi biçiminde gerçekleşeceğine göre, ulusallaştırma ile kamulaştırma örtüşüyor. Gerekçe de şu: Mevcut konjonktürde özel sektör sermaye koymaya yanaşmadığına göre, hükümetler bankaların çoğunluk hissesine, hatta kurumların tümden kontrolüne sahip olmaktan kaçınmamalıdır. Hatırlayalım, daha iki-üç yıl önce bir sosyalist bankaların kamulaştırılmasından dem vursa, diğer sosyalistler tarafından, “yavaş gel bu kadar ortodoksluk da fazla!” diye uyarılırdı. Gelgelelim devran döndü, eski çamlar bardak oldu, şimdi “kamulaştırma açılımını” gündeme getirmek IMF’ye düşüyor. Fazla hayal görmeyelim, rapor kamu mülkiyetini arızi bir durum kabul ediyor ve ekliyor:
Geçici hükümet mülkiyeti gerekli olabilir, fakat kurumu yeniden yapılandırmak niyetiyle gerçekleştirilmeli ve en kısa zamanda özel sektöre geri iade edilmelidir.

IMF ÖZEL MÜLKİYETİ SAVUNAMAZ HALDE
İnternet ortamında “Küresel Finansal İstikrar Raporu”nun açıklandığı basın toplantısını izledim. Bir gazeteci IMF yetkilisine, “siz de bir kamu görevlisi olduğunuza göre, neden bir an önce özel sektöre iadesini istiyorsunuz?” sorusunu yöneltti. Soruda, ‘ neoliberal ideolojinin özelleştirmeye tutamak yaptığı “özel mülkiyetin verimli, kamunun verimsiz” olduğu önkabulünü madem yaşam doğrulamadı, siz neden hâlâ diretiyorsunuz, üstelik bir kamu görevlisi olduğunuz halde?” iması vardı. Nitekim IMF yöneticisi kem küm etti, “tek tek durumlara bakmak gerek, genellemelere gitmek değil” gibi kaçamak bir cevap vermek zorunda kaldı. Burada önemli nokta, piyasa ideolojisinin güveninin sarsılması, ezberinin bozulması, artık IMF ağzından bile “özel mülkiyetin” inançla savunulamamasıdır.
Kriz döneminin parlayan yıldızı, kriz konferansları gişe rekorları kıran Nouriel Roubini de bir meslektaşı ile yazdığı makalede, “Bankaları ulusallaştırın! Şimdi hepimiz İsveçliyiz” diyordu. (Washingthon Post 15 Şubat 2009). Roubini, 1992’de İsveç hükümetinin iflas yolundaki bankaları kontrolüne alıp, bilançolarını dezenfekte ettikten sonra, tekrar özelleştirmesini kastediyordu. Bilindiği gibi, Amerikan hazinesi 19 büyük bankayı “stres testi”ne tabi tutarak kimlerin batık durumda bulunduğunu saptamaya çalışıyor. Sonuçların mayıs başında açıklanması bekleniyor. Roubini’nin önerisi adım adım özetle şöyle:

KAMULAŞTIR, TEMİZLE VE ÖZELLEŞTİR
Birinci olarak, batık bankaları sapta. Böylelikle batık olmayanları zan altından, daha önemlisi mevduat sahiplerinin akınından kurtar. İkincisi, sorunlu bankaları hemen kamulaştır, mevcut hisse senedi sahipleri avucunu yalasın. Tahvil sahiplerinin durumunu ise, mevduat sahiplerinin ardından ele al. Üçüncüsü, bilançolardaki sorunlu ve sorunsuz varlıkları ayır. Bilançodaki sorunlu varlıkları halka arz veya stratejik alıcıya satma yoluyla elden çıkar. Banka ayağa kalkınca, hemen özelleştir. Dördüncüsü, satılamayan sorunlu varlıkları tek bir kurum şemsiyesi altında topla. Varlıkların vadesi gelince veya satması olanaklı hale gelince, elde edilen gelirleri vergi mükelleflerinin hanesine yaz.
Bankaların kamulaştırılmasını salık veren sadece Roubini değil. Bir zamanlar “Maestro” diye ismine destanlar düzülen Amerikan Merkez Bankası eski başkanı Alan Greenspan, Ronald Reagan’ın Maliye Bakanı James Baker, burjuvazinin önemli yayın organı Financial Times’in Martin Wolf ve John Kay gibi ünlü köşe yazarları kervana katıldılar. Bazı yorumlara göre, Demokratlar adları “anti-kapitalist”e çıkmasın diye konuya daha kuşkulu yanaşırken, Cumhuriyetçiler yumurta küfesi sırtlarında bulunmadığı için sınıf çıkarlarını daha rahat savunabiliyorlar (International Socialism Mart 2009).

NİÇİN KAMULAŞTIRMA?
Şimdi isterseniz asıl mevzuya gelelim. Sermayenin bunca akl-ı evvel ideologu acaba neden kamulaştırmayı savunuyor. Hatırlayalım, bir bankanın veya şirketin batma noktasına gelmesi, sermayesinin eksiye vurması, diğer bir deyişle varlıklarının yükümlülüklerini karşılayamamasıdır. Eskiden bankaların varlıkları büyük ölçüde mevduatlardan oluştuğu için, kritik duruma düşen bir bankaya hücum başlar, vezneye ilk varanlar parasını kurtarma şansı bulurdu. Veya kapılar kapatılır, varlıklar pay edilir, herkes payına düşene razı olurdu. Hükümet müdahaleleri de özellikle küçük mevduat sahibini kurtarma amacı taşırdı. Bugün ise durum farklı. Banka bilançolarının hem aktif tarafında, hem de pasif tarafında menkul kıymetler çok önemli yer tutuyor. Örneğin, ABD bankalarının bilançolarında krediler 1.35 trilyon dolar iken, menkul kıymetler 13 trilyon düzeyinde. Bu durum pasif tarafına da bankanın ihraç ettiği menkul kıymetler, özellikle tahviller biçiminde yansıyor. Avrupa ve Japonya’da ise, menkul kıymetleştirme daha düşük ama yine de riskler hatırı sayılır düzeyde. Roubini başta olmak üzere, malum zevat, hiç olmazsa tahvil sahiplerinin kurtarılması için ortalığa düşmüş bulunuyorlar.

SOSYALİSTLER NE YAPMALI?
Öyleyse bu durumda sosyalistler ne yapmalı? Kamulaştırmaya karşı mı çıkmalı? Yoksa, kuzu kuzu tahvil sahiplerinin kurtarılıp bankaların tekrar özel sektöre hediye edilmesine göz mü yummalı? Cevabımız da, bir seçenek daha var, o da “kalıcı bir kamulaştırma” olmalı. Küresel ekonomik krizin başından beri, Marksist iktisatçılar arasında banka kamulaştırması konusunun kaçınılmaz biçimde gündeme geleceğine dikkat çekenler var. Örneğin, Leo Panitch ve Sam Gindin, “Ekonomik Kriz Üzerine Sekiz Tez” başlıklı makalelerinde, özellikle 1990’larda İsveç ve Japonya’daki finansal kriz sırasında hükümetin sorunlu kredileri üstlenip, bankaları özel sektöre iadesinin yanlış bir yol olduğunun altını çiziyorlar. Özel sektörü kurtarma şeklindeki kamulaştırma ile bankacılık sektörünü kamusal çıkar doğrultusunda kredileri, dolayısıyla yatırım önceliklerini kontrol eden bir kamu işletmesi haline dönüştüren model arasındaki farka dikkat çekiyorlar. (The Bullet, Socialist Project-E-Bulletin No.189 February 25, 2009)
Ne var ki, “sermaye çıkarları” doğrultusundaki banka kamulaştırmaların teşhir konusuna en sıkı kafa yoranların, belki daha da önemlisi “alternatif” bir strateji önerenlerin başında Fred Moseley geliyor. Moseley, hükümetlerin bankacılık sistemine saçacağı paraların tahvil sahiplerini kurtarmaya tahsis edileceğini, halbuki bu yatırımcıların risk aldığını, ekonominin genişleme dönemlerinde iyi para kazandıklarını, şimdi de artık bedel ödeme zamanlarının geldiğini söylüyor.
Moseley’e göre, artık kalıcı bir kamulaştırma zamanı gelmiştir. Çünkü hükümet dev bankalara “iflas etmek için çok büyük” mesajını verince, onları önceden aşırı risk almaya ve iyi zamanlarda fahiş kârlar elde etmeye teşvik etmiş olmaktadır. Bu durum, bazı ekonomistlerce “ahlaki tehlike” diye adlandırılmakta, aslında “ekonomik adaletsizlik” anlamı taşımaktadır. Bundan böyle bankacılık sistemi özel kesimin kârın maksimizasyonu anlayışı yerine, ödenebilir ev ve yeşil enerji gibi kamu politikası önceliklerine göre faaliyet göstermelidir. Bu zihniyetteki bankalar, kâr iştahı ağır basmadığı için, genişleme dönemlerinde daha az risk alacaklar, böylelikle kredilerin teşvik ettiği varlık balonlarına neden olmayacaklardır.

3 TEMEL FARK
Böylelikle gerçek kamulaştırmayla, şimdi gündeme getirilen sahte kamulaştırma arasında üç temel fark ortaya çıkar:
» Sahte kamulaştırmalar geçicidir, İsveç’teki gibi kısa zamanda söz konusu bankaları özelleştirmeyi amaçlar. Gerçek kamulaştırma ise süreklidir, eğer bazı bankalar “iflas etmek için çok büyük” görülüyorsa, gelecekteki krizlerden ve yeni adaletsiz kurtarmalardan kaçınmak için kamuda kalmalıdır.
» Sahte kamulaştırmalarda, hükümetler bankaların yönetiminde söz sahibi değildir. Gerçek kamulaştırmada, hükümet bankalar üzerinde kontrol sahibi olacak ve demokratik biçimde belirlenen kamu politikası önceliklerine göre yönetileceklerdir.
» Sahte kamulaştırmalarda tahvil sahipleri kayıpla karşılaşmazlar, bankaların borçları eksiksiz, çoğunlukla da vergi yükümlülerinin cebinden ödenir. Gerçek kamulaştırmada, tahvil sahipleri nasıl kârları topladılarsa, zarara da katlanırlar, bu kez vergi yükümlülerine bir maliyet yüklenmez. (Dollarsandsense.org/archives/2009/ 0309moseley.html)
Fıkradaki, “güzellik geçicidir, aptallık kalıcı” örneğindeki gibi, “yanlış seçim” tuzağına düşmemek, sermaye düzeninin kalıcılığı varsayımına teslim olmamak zorundayız. Ekonomik krizin hepimize yaşattığı yoksulluk ve yoksunluk yanında, kamu mülkiyeti yoluyla “kalıcı emek egemenliğine” geçiş için düzenin sınırlarını zorlamak olanağı da sunuyor. Tabii eğer idrakinde olabilirsek…