Kamusal olanı savunmak, yaşamı savunmaktır!
15.07.2018 09:15 BİRGÜN PAZAR
Çorlu’daki tren rayı ile Soma’daki maden rayı aynı acıda birleşiyorken, bu acıyla yüz yüze gelenlerin aynı nedeni göremiyor olmasını kabullenmek zor geliyor. İnsan hayatının önüne geçen kâr hırsının, “kader” ve “fıtrat” açıklamalarıyla görünmez kılınmasını kabullenmek zor geliyor

Emin Koramaz - TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı

Acı dolu bir haftayı geride bıraktık. Bundan tam bir hafta önce yaşanan tren kazasında aralarında çocukların da bulunduğu 24 kişi hayatını kaybetti. 318 yolcunun da çeşitli biçimlerde yaralandığı kazanın sorumlusunun “yağışlı hava” olduğu açıklandı.

Bizim ülkemizde yağışlı havaların can alması hayatın olağan akışına uygun görülmüş olmalı ki, hiçbir şey olmamış gibi devam etti hayat… Kanun hükmünde kararnameler yayınlandı, ihraçlar yaşandı, kamu kurumları-bakanlıklar kapatıldı, Cumhurbaşkanlığı töreni yapıldı, kabine açıklandı, kararnameler yayınlanmaya devam etti, yurt dışı seyahatleri başladı. Daha cenazeler toprağa bile verilmeden, bir rejim yıkılıp yenisi kuruldu…

Acı dolu bir haftayı geride bıraktık. Rejim değişikliğinin 3 günde tamamlandığı ülkemizde, 301 madencinin hayatını kaybettiği Soma Davası’nda 3 yılın ardından nihayet karar duruşması görüldü. Tren kazasında hiçbir sorumluluğu üstlenmeyen devlet, Soma faciasında da kendini temize çıkartıp, işletme sahiplerine de cüzi cezalarla katliamı neredeyse örtbas etti. 3 yıl süren dava boyunca mahkeme kapılarında adalet bekleyen aileler, kaybettiklerinin acısının yanına bir de yaşadıkları hayal kırıklığını eklediler.

Son yıllarda, yaşadığımız derin acılar dışında ülkemizi ortaklaştıran bir şey kalmadı. Sıklıkla yaşadığımız onca ortak acıya rağmen, toplumun bu denli ayrışmış olmasını kabullenmek zor geliyor. Çorlu’daki tren rayı ile Soma’daki maden rayı aynı acıda birleşiyorken, bu acıyla yüz yüze gelenlerin aynı nedeni göremiyor olmasını kabullenmek zor geliyor. İnsan hayatının önüne geçen kâr hırsının, “kader” ve “fıtrat” açıklamalarıyla görünmez kılınmasını kabullenmek zor geliyor…

Neoliberal yıkım
Emekten yana kesimler olarak bu ülkede yaşadığımız en büyük zorluklardan birisi, neoliberalizmin sadece ekonomik programdan ibaret olmadığı gerçeğini topluma anlatabilmek oldu. Özelleştirme, ticarileştirme, kuralsızlaştırma uygulamalarının sadece ortak varlıklarımızı değil, sevdiklerimizi de elimizden aldığını anlatamadık. Neoliberalizmin ekonomiden siyasete, yaşam tarzından ahlaki ilkelere, aile ilişkilerinden mekan düzenlemesine kadar bütün bir toplumsal yaşamın biçimlendirilme pratiği olduğu konusunda yeterince ikna edici olamadık.

Her şey o kadar göstere göstere ve gözümüzün önünde yaşanıyor ki, tüm bu felaketleri “kaza” olarak nitelendirmek bile insanın içini acıtıyor. TMMOB tarafından geçtiğimiz yıl yayınlanan İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Raporuna göre AKP iktidarı döneminde iş cinayetlerinin tam 6 kat arttığı vurgulanıyordu. Özellikle AKP döneminde semiren sermaye kesimlerinin ilgi gösterdiği inşaat ve maden sektöründeki ölümlerin dikkat çekici boyutlara geldiği bu artışın nedeni AKP’nin iktidara geldiği ilk yıllarda meclisten geçirdiği İş Kanunu ve Maden Kanunlarıyla birlikte yaygınlaştırdığı özelleştirme ve taşeronlaştırma uygulamalarıdır.


kamusal-olani-savunmak-yasami-savunmaktir-487082-1.

AKP iktidarı boyunca çalışma yaşamına ilişkin meclisten geçen her yasal düzenleme, iş cinayetleri için birer sıçrama tahtası oldu. Sermayenin kârlılığını artırmak, üretim maliyetlerini düşürmek, özel sektörü özendirmek için yapılan her değişikliğin bedelini emekçiler hayatlarıyla ödedi. Devletin el çektiği her alanda ilk büyüyen istatistik ölümler oldu.
Neoliberalizmin ilk yıllarında iştahlı biçimde dile getirilen devletlerin küçüleceği yolundaki anlatı tümüyle yıkıldı. Özellikle 2000 yılların başından bu yana devlet hem bir şiddet aracı hem de finansal aktör olarak tüm hayatlarımızı kontrol edip yönlendiriyor. Devletin olanca heybetiyle varlığını sürdürdüğü neoliberal toplumumuzda küçülüp giden kamusallık anlayışı oldu. 16 yıl boyunca uygulanan neoliberal politikalar sonucunda eğitim-sağlık-sosyal güvenlik gibi kamusal hizmetler ticarileştirildi. Kamuya ait fabrikalar, işletmeler, araziler özelleştirildi. Sermayenin sınırsız sömürüsü önündeki tüm engeller kaldırıldı. Emekçilerin tüm ekonomik, sosyal ve sendikal hakları budandı.

Toplumu savunmak gerekir
Neoliberalizmin en önemli sonuçlarından birisi, devlet ile kamu arasındaki ayrımın belirginleşmesi oldu. Devlet artık hiçbir biçimde kamunun ortak çıkarlarının savunucusu ve taşıyıcısı rolü üstlenmiyor. Neoliberalizm, devletin halka karşı sorumluluklarını ortadan kaldırdığı gibi, halkın da devletten beklentilerini de en düşük düzeye düşürdü.

Bugün artık toplumu savunmak, toplumsal olanı savunmak bizlerin en öncelikli görevidir. Sermayenin çıkarları karşısında toplumun genel çıkarını gözeten, kâr hırsı karşısında insan yaşamını önceleyen, doğal yaşamla ve çevreyle barışık bir kamusal anlayışını örgütlemek zorundayız. Kamusallık anlayışını ayağa kaldırmadan, başka bir dünya umudunu ayağa kaldıramayız.

Yaşadığımız hiçbir şey kaza değil, yaşadığımız hiçbir şey tesadüf değil, yaşadığımız hiçbir şey kaderimiz değil. Bu düzeni değiştirmek için önce birbirimize tutunmamız gerekiyor, düşmemek için değil, ayağa kalkabilmek için...