Kan ve gül: “Gençlik ruhu gibi kokan” bir roman
MELTEM GÜRLE MELTEM GÜRLE
Kan ve Gül belki de en çok “büyümek” dediğimiz bu ağrının romanı: Kurt Cobain göndermeleriyle; Hisarüstü’nde, Kadıköy barlarında ve Beşiktaş sokaklarında dolaşan karakterleriyle; ama en çok da artık kaybedilmiş bir zamanın hikâyesini anlattığı için “gençlik ruhu gibi kokan” bir roman yani

Kan ve Gül’ü okumayı geciktiriyordum. Bazen iyi şeyleri zor zamanlara saklamak gerekir. Sonunda artık zamanı geldiğine karar verip uzun süredir beklettiğim bu romana elimi attım.

Alper Canıgüz beni düş kırıklığına uğratmadı. Bir defa çok oyuncu bir yazar. Dilinde, kurgusunda, karakterlerinde hep aynı oyunculuğun izleri var. Bir romancı için, hele kara roman yazan biri için, bulunmaz bir özellik bu. Okuyucusuyla hep tatlı tatlı flört ediyor, ince mizah duygusunu her satırda hissettiriyor, hepsi birbirinden eğlenceli sahneler yazıyor. Onun bu haline Alper Kamu romanlarından aşinayız. Oğullar ve Rencide Ruhlar ile Cehennem Çiçeği’ni sevenler, bu romanı da ellerinden bırakamayacak ve arada kahkahalar atarak bir oturuşta okuyup bitirecekler.

Kan ve Gül’ün kahramanı Aziz, zaafları kadar yetenekleri nedeniyle de oyun dışı kalmış geçkince bir çevirmen. Romanın en başında itiraf ettiği gibi, kadınlarla ilişkiler konusunda oldukça başarısız. Hayallerin ve umutların gitgide solduğu, hayatın köşede unutulmuş bir ekmek parçası gibi bayatlayıp küflendiği yaşa gelmiş. Eski karısının gidişinin yarattığı boşlukla, arada bir iyice dozunu kaçırdığı içkiyle ve Paradise Yayınevi için çevirdiği ucuz aşk romanlarıyla boğuşuyor.

Roman Aziz’in gözünden aktarılan bir “ben-anlatısı” olarak ilerliyor. Karanlık karakterler, karmaşık ilişkiler ve kara romanların alametifarikası olan güzel ama güvenilmez kadınlar eksik olmuyor. Sadece bir Canıgüz romanında karşımıza çıkabilecek kişiler de var elbette: Genç Öncüler adı altında faaliyet gösteren bir solcu tiyatro grubu, müzik kariyerini bırakıp kuru temizlemeci açmaya karar vermiş eski bir pop şarkıcısı ve hatta balet olacakken polis okuluna gitmek zorunda kalmış bir tetikçi gibi.
Alper Canıgüz, kara roman klişelerini kendine mâl ederek ve maharetle kullanmış. Sonuçta ortaya zevkle okunan eğlenceli bir polisiye çıkmış. Fakat romanın en ilginç yanı, pişmanlık ve kefaret hakkında bir hikâye anlatıyor olması bence. Geçmişteki hataları yüzünden hayatının mahvolduğunu düşünen Aziz, bir tesadüf eseri kendini okulun son senesinde, o zamanlar öğrencisi olduğu Boğaziçi Üniversitesi’nin kampüsünde buluyor ve işleneceğini bildiği bir suçun peşine düşüyor. Onun bir yandan katili bulmaya çalışmasını izlerken, bir yandan da geçmişi ve hatalarıyla hesaplaşmasına şahit oluyoruz.

Zamanın çizgisel akışını ve romanın geleneksel kurgusunu ters yüz eden bu olay örgüsü, aynı zamanda bizi varoluşa dair çok önemli bir sorunun eteğine zarifçe bırakıyor: Bir daha geriye dönemeyeceğimiz bir anlar bütünü olan hayatımızı yeniden yaşama fırsatımız olsaydı ne yapardık? Aynı hatalara düşüp aynı kabahatleri işler miydik? Yeniden aynı insanlara aşık olup onları aynı şekilde kaybeder miydik? Yoksa her şey bambaşka mı olurdu? Geriye dönüp bu sefer bir şeyleri farklı yapma arzusu (ve anlatının sunduğu olanaklara rağmen gerçek hayatta bunun olanaksızlığının bilgisi) romana daha başından hüzünlü bir hava veriyor. Bu hüzün yüzeydeki neşenin altında yavaş yavaş yayılıyor ve sonunda bütün romanı ele geçiriyor. Tam da buradan anlıyoruz ki, bu bir Alper Canıgüz romanıdır ve doğru adresteyizdir.

Ne var ki, hikâyenin ters yüz edilmiş kurgusuyla birlikte, geçmişe dönüp onu anlama ve bu sayede bugünü değiştirme olasılığı da açılıyor önümüzde. Böyle bir yerden baktığımızda, romanın olay örgüsü (yani geriye gitme ve iz sürme), yalnızca bir “zamanda seyahat” hikâyesi değil, bir psikanaliz metaforu olarak da okunabilir hale geliyor. Aziz geçmişteki cinayeti aydınlatmaya çalışırken, bir yandan da bilinçaltının derinliklerine doğru iniyor. Yazar böyle bir okumayı mümkün kılacak işaretleri romanın değişik yerlerine bırakmış. Bunu yaparak hem karakterinin derinlikli ve çok boyutlu bir kişi olmasını sağlamış, hem de gençlikten yetişkinliğe geçişin sancılarını anlatmak için uygun zemini hazırlamış.

Kan ve Gül belki de en çok “büyümek” dediğimiz bu ağrının romanı: Kurt Cobain göndermeleriyle; Hisarüstü’nde, Kadıköy barlarında ve Beşiktaş sokaklarında dolaşan karakterleriyle; ama en çok da artık kaybedilmiş bir zamanın hikâyesini anlattığı için “gençlik ruhu gibi kokan” bir roman yani. Ben bu kitabı, gençlik yıllarını 90’larda geçirmiş kuşağa ithaf edilmiş neşeli olduğu kadar hüzünlü bir şarkı --hatta bölüm başlıklarına bakılırsa tek bir şarkı da değil, koskoca bir albüm-- olarak alıp kabul ettim. Gençliğin sınırsız olasılıklarını geride bırakmış ve orta yaşın kayalıklarında fena halde karaya oturmuş bir neslin romanı olarak okumak istedim onu. Tıpkı Aziz’in romanın sonuna doğru bir yerlerde söylediği gibi:

“Çocuk büyümüş, rüya sona ermişti ve bunu bir tek ben biliyordum. Bir haftaya kalmadan, dünyaya metelik vermeyen genç adam ve kadınlar, haytalık yıllarının yekûnunu çekecek, bir kuşak topluca orta yaşa adım atacaktı. Gitgide daha alt perdeden çınlayan kahkahalarında hep bir burukluk işitilecek, hayal arkadaşları tekaüde ayrılıp, gün geçtikçe silikleşen hayaletlere dönüşecekti. Kariyer günleri, rock konserlerinden daha popüler hale gelecek; nice müzisyen, şair, yazar, yönetmen ve anarşist adayının hayallerini, büyük şirketlerin stajyerlik pozisyonu süsleyecekti.”

Alper Canıgüz böyle diyerek bir yandan Aziz’in gençliğe vedasını yeniden kurgular ve onu geçmişteki hataları ile yüz yüze getirirken, bir taraftan da Türkiye’nin bir döneminin kapanışının hikayesini yazıyor. Yüzeydeki olay örgüsünün hemen altında, 1994 yerel seçimleriyle iktidara doğru ilk adımını atan siyasi İslam hikâyesi de var. Romanın temel izleği olan kaçırılmış fırsatlar ve düş kırıklıkları teması burada da karşımıza çıkıyor. Kan ve Gül, bu alt metni önümüze koyarak, 90’lı yıllarda neyi farklı yapabilirdik sorusunu bir de bu açıdan sormaya sevk ediyor bizi.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız