Kanlı bir beşik olarak sinema
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Filmin açılış görüntüsünde ana rahminde bir bebek görüyoruz, dış dünyadan gelen boğuk sesi dinliyor, huzurlu ve keyifli: “Evladım. Bebeğim. Sonunda içimde. Kimse onu benden alamaz. Kimse onu incitemez. Hiç kimse.” Bu sözlerin verdiği güven hissinin bebek üzerindeki etkisini izlerken birden her şey değişiyor: Bir gürültü, amniyon sıvısına karışan kan, bebeğin yüzünde acı ve hoşnutsuzluk belirten bir buruşma… Bir sonraki görüntüde ölümcül bir trafik kazası görüyoruz. İki araba çarpışmış, araçlardan birini genç bir kadın kullanıyor, hem de hamile! Yani bu biraz önce gördüğümüz bebeğin annesi olabilir. Böylece bebeğin zarar gördüğü kazada arabayı anne-kadının kullandığını öğrenmiş oluyoruz. Sonradan diğer arabanın sürücüsünün de kadın ve hamile olduğu ortaya çıkacak.

2007 tarihli Fransız korku filmi À l'intérieur/İçerde böyle başlıyordu. Tek başına şu kaza sahnesi bile filmin kadınlar hakkındaki tavrına dair ip uçları sunuyor ama çok daha fazlası var: Başlangıç jeneriğinin ardından kendimizi kazadan dört ay sonrasında buluyoruz, doğuma bir gün kalmış. Karşımızda asık suratlı, huzursuz, agresif, bir gün sonra anne olacağı için hiç de seviniyormuş gibi görünmeyen bir anne adayı var, kazanın sorumlusu olan iki kadından ilki... Filmin senarist ve yönetmeni olan Julien Maury-Alexandre Bustillo ikilisi bu ‘anne olmak ya da olmamak’ meselesinde seyircinin genç kadına daha negatif bakmasını sağlayacak bir unsur olarak bet sesli çirkin bir hemşireyi sahneye sokuyorlar: “Doğum yaklaştı, değil mi? Benim dört çocuğum var. Senin ilk çocuğun olduğuna bahse girerim. İlk çocuk korkunçtur. İlk çocuğumu doğurmam 13 saat sürdü. Öldürüyordu beni, gerçekten öldürüyordu! Çok acı çekmiştim. Bana o kadar acı çektirdikten sonra, ölü doğdu.” Anne ve hemşire olarak fazladan anlamlar yüklenen kadın öyle bir edayla anlatıyor ki, çektirdiği acıya karşılık olarak bebeği ölümle cezalandırdığını düşünmek bile mümkün.

kanli-bir-besik-olarak-sinema-344613-1.

Sonraki sahnelerde anne adayının ‘erkeksiz’ bir kadın olarak zayıflığı ve incinebilirliği, kazada kocasının ölümünden dolayı kendini suçlaması -ki, film izleyiciyi bu suçluluk hâlini onaylama konusunda epey yüreklendiriyor-, bir kazak örmeyi bile ‘becerememesi’, bebeğine/doğuma karşı kötü hisler beslediğinin işareti olan kâbuslar görmesi gibi öykü unsurlarıyla filmin kadın düşmanlığı artarak görünür hale geliyor.

Bu hafta Inside/İçerdeki Şeytan adıyla yeniden-yapımı gösterime giren filmin de senaristi olan Maury-Bustillo ikilisinin bu konuya özel bir ilgilerinin olduğu belli; istisnasız tüm filmlerinde çocuklarla ilişkisi son derece sağlıksız anne-kadınların hikayelerini anlatıyor, bunu yaparken de kadınların çocuklara ve diğer kadınlara uyguladığı aşırı düzeyde eril, penetratif ve fazlasıyla kanlı şiddeti estetize ederek sunuyorlar: Erkek karakterlerin figüran olmanın ötesine geçemediği Livide’de (2011) ölümsüz ‘canavar anne’si tarafından gerçek boyutlu bir oyuncak bebeğe dönüştürülen bir vampir kız, aynı ‘canavar anne’nin elinde yetişen ve küçük kızları vahşice öldüren psikopat bir hasta bakıcı kadın, nihayetinde birbirini öldüren anneler ve kızlarıyla tanışıyoruz. Aux Yeux des Vivants/Dehşet Kasabası’nda (2014) Cadılar Bayramı’nda kapıya gelen çocukları büyük bir öfkeyle kovan, sonra oğlunu ve karnındaki bebeği öldürmeye çalışan hamile bir kadın ve çocuklara inanılmaz derecede kötü davranan faşist mi faşist bir kadın öğretmen (sembolik anne) görüyoruz. The ABCs of Death/Ölümün ABC’si (2014) adlı korku antolojisinin Xylophone sekansında, bakıcısı olan kadını rahatsız ettiği için akıl almaz bir vahşetin kurbanı olan minik bir kız çocuğuyla karşılaşıyoruz.

Bu hikayelerin neden böyle yoğun mizojini (kadın düşmanlığı) üzerine kurulduğunu anlamak için senarist-yönetmenlerin çocukluğuna inmek yardımcı olabilir tabii, ama ‘seyirci’ olarak böyle bir imkan ve şansa sahip değiliz; perdeden üstümüze boca edilen kana -adet kanı, doğum kanı, ölüm kanı…- farlar karşısında hipnotize olmuş tavşanlar gibi bakmamız bekleniyor.

Yönetmenlerinkini yapamayabiliriz belki ama filmlerin sosyal psikanalizini yapabiliriz; hiç değilse ağzımıza dayanan biberondakinin süt değil kan olduğunu anlayacak kadar...