Kapa parantez
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Son zamanlarda, iktidar yanlısı gazeteleri boş gözlerle okur oldum. Artık okuduklarıma öfkelenemiyorum bile, o kadar mevzu ve dünya dışı geliyorlar ki... Dünya dışılıkları, elbette bütün varoluşlarını manipüle ettikleri bir gerçekliğin üzerine inşa etmeleri. Bütün tiranlar, “baştan çıkarmak” ve “tedirgin etmek” için mutlaka retorikçilere ihtiyaç duyarlar ve bugün ülkemizde retorikçilik en şatafatlı günlerini yaşıyor. Günümüzde ideoloji kavramının edebiyattan akademiye her yerde kökünden sökülüp atılma gayretinin neticesi bu durum. Paul Ricoeur’ün “Hafıza, Tarih, Unutuş” adlı kitabında da yazdığı gibi, insanları manipülasyonlara açık hâle getirmenin başka bir yolu da yok. “Artık sağ sol kalmadı” söylemi, bu ülkeyi yönetenlerin de en sevdiği söylem oldu hep, bu yüzden. Ortak dünyayla bütünleşme etmeni olan ideoloji olmaksızın, herkes iktidar tarafından kolayca manipüle edilebilir, ediliyor. Ama sabit fikre dönüşmüş, sabit fikri iktidar olan ve iktidarın etrafında dönen masumiyetini yitirmiş ideolojileri kastetmiyordu elbette Ricoeur.

Todorov’un “hafızaya el konulması” olarak tanımladığı bu durum, tam da böyle sabit fikirler üreten ideolojiler ve “şan şeref delisi” yönetimlerin beslediği retorikçilerle mümkün oldu hep. “Şan şeref delisi” olmak için illa totaliter bir anlayışa sahip olmak da gerekmiyor. Todorov’a göre, “Hafıza, coşkunun ya da öfkenin ellerine teslim edilemeyecek kadar önemli bir mesele” ve bugün hafızamıza el koyan iktidarlar yüzünden, beynimiz birer hamamböceğine dönüştü, dönüşüyor. Hayatın içindeki göstermelik ve gerçek olan arasındaki ayrımı yitirişimiz de bu yüzden, içimizde gittikçe büyüyen boşluğun içinde kayboluşumuz da... Victor Serge’nin “hamamböceği” diye tanımladığı, insanın kafası içinde zikzaklar çizerek beynini kemiren “sabit fikir”lerle dolup taşıyor her yer.

“İçerdekiler” romanında Victor Serge, hücreye giren her mahkûma mutlaka bir sabit fikrin eşlik ettiğini, mahkûmların o sabit fikirlerden kurtulmak için nasıl aptalca şeyler yaptıklarını uzun uzadıya anlatıyor. Çünkü kafanızın içine bir kere “hamamböceği” girdi mi, onu oradan çıkarmak pek güç ve bir süre sonra, beyniniz kocaman bir hamamböceğine dönüşüyor. Mesela Kropotkin, kâğıtsız kalemsiz kapatıldığı hücrede, onu delirtecek sabit fikrinden kurtulmak için her gün zihninde tasarladığı bir günlük gazete çıkarırmış. Gazetenin başyazısını yazar, tek tek her habere, makaleye başlıklar düşünür, satır satır onları zihninde düzelterek yayıma hazır hâle getirirmiş. Kropotkin’in bunu yapıyor olması, başlı başına bir delilik olarak da görülebilir belki. Sabaha karşı, uykusuzluktan ve yorgunluktan kıvranarak bu yazıyı yazıyor oluşum da belki bir tür deliliktir. Sait Faik’in “yazmasam delirirdim” demiş olması, aslında deli olduğunun bir ispatı değil mi? Aslında hepimiz, hapishanelere kapatılmamış olsak da, Serge’nin bahsettiği o mahkûmlardan değil miyiz, kapalı bir hücreye dönüşen bedenlerimiz içinde volta atan... Sadece hafızamıza mı el koyuyor iktidarlar, cinsel arzularımıza kadar her şeye el koyarak şekil vermelerine izin verdiğimiz sürece, içine hapsolduğumuz hücreden dışarı çıkmamız mümkün değil. Hücrelerin duvarları, utançla ve hasetle kalınlaştırılıyor bir yandan. Gezi’de biraz yüzümüz güneş görmüş, ciğerlerimiz yana yana gerçek havayı solumuştuk oysa... Şimdi herkes yeniden hücresine dönmüş, kendi sabit fikriyle meşgul olsa da, duvara kulağını dayamış, dışarıdan işaret bekleyenler de var... Dışarıdan gelecek sesleri duymak için, kulağımızı tıkayan hamamböceklerini temizlemekten başka da bir yol yok. Öldürülen kadınların ve çocukların çığlıklarını engelleyecek bir duvar inşa edilemedi henüz, hafızasına el konulmuş ve sabit fikirlerle kulakları tıkanmış olanlarınki hariç...

Didem Madak’ın “Gece açılıp gündüz kapanan bir parantez gibiydim” dediği gibi, sabah oldu, kapa parantez...