Kapitalizm serap görüyor
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Borsaları toplumun ve ekonominin aynası görmeyenler, iflas eden ‘etkin piyasa tezi’ni hortlatma çabalarına prim vermeyenler için kapitalizmin

Borsaları toplumun ve ekonominin aynası görmeyenler, iflas eden ‘etkin piyasa tezi’ni hortlatma çabalarına prim vermeyenler için kapitalizmin küresel krizi devam ediyor
Bu yazıyı kaleme alırken Wall Streetten Dow Jones endeksinin 2009 içerisinde ilk kez 10.000 bariyerini aştığı haberi gelmişti. İMKB borsası öncülüğü elden bırakmamış, 8 Ekim’de 50.000’i aşmıştı. Öyleyse dünya ekonomisinin krizi, durgunluğu geride bırakıp mutlu, mesut günlere yelken açtığına dair çok ahkâm dinleyeceğimiz kesindi. Hatta, İstanbul’u bir gecede ‘küresel finans merkezi’ ilan edenlerin, İstanbul borsasının başı çektiği, Wall Street’i bile peşine taktığı yorumlarına tanık olursak şaşırmayalım. Çünkü İstanbul bundan böyle ‘sınır tanımayan gazeteciliğin’ de merkezi haline geldiğini “Nobel Barış Ödülü Tayyip Erdoğan’a verilmeliydi” köşe yazısıyla bir kez daha müjdeledi.
Gelgelelim, ‘ekonomiye soldan bakan baykuş’ yaftasının üzerinize yapışmasından tırsmadığınız takdirde o denli iştah açıcı yorumlar yapmak kolay değil. Aksine, kriz sonrası dünyanın bir kez daha likidite denizine dönüşmesinin, hisse senetleri başta olmak üzere tüm varlık fiyatlarının yükselmesinin yeni bir krizin tohumlarını attığını söyleyebiliriz. Türkiye de dahil birçok ülkede bankacılık sektörünün kârları faizlerin düşüşüyle ‘bir kerelik’ sıçrama gösteriyor. Amerika’nın seri halde Hazine bakanı, müsteşarı üretmesiyle ünlü, sabık yatırım bankası Goldman Sachs gibi büyük bankaların yöneticileri astronomik ikramiyeleri ceplerine indirmeyi sürdürüyor. Halbuki vergi mükellefinin cebinden hızla kabaran kamu açıklarına karşın üretimde, istihdamda ciddi bir sıçrama söz konusu değil. Tersine, ‘deleveraging’ adı verilen kemer sıkma dönemiyle birlikte bireylerin tasarruflarını artırmaları, borçlarını tasfiyeye gitmeleri ekonomilerin yavaşlamasını getirebilir. Düşük harcamalar, iş kayıplarını, iflasları getirebilir. Bu kez kamunun müdahale kabiliyeti de kabaran borçlar nedeniyle daraldığından, ‘ikinci dip’ denilen dalga daha şiddetli olabilir.
İsterseniz bu analiz çerçevesinde, önce büyüme ve istihdama bir göz atalım. Amerikan hanehalkı 2007’nin ortalarından 2008’in sonuna dek net varlıklarının yüzde 20’sini kaybederek, 13 trilyon dolarlık bir fakirleşme yaşadı. Bu kaybın üçte ikisi finansal piyasalarla, üçte biri ise emlak fiyatlarındaki düşüşle ilintili. Öte yandan hane halkı borçlarının gelirlerin yüzde 130’unu bulduğu hatırlanırsa, varlık fiyatlarının yükselmesiyle dört nala giden ‘refah etkisinin’ bu kez geri tepen bir silaha dönüşebileceği, ‘yoksullaşıyorum’ paniğiyle kabuğuna çekilen insanların ekonominin çarklarını iyice yavaşlatacağı öngörülebilir. Bu etki tüketici talebinin toplam talebin yüzde 70’ini oluşturduğu ABD gibi ülkelerde en şiddetli, yüzde 35’iyle sınırlı kaldığı Çin’de en hafif hissedilecek, diğer ülkeler bu aralığa dizilecektir.
Son veriler ABD’de işsizliğin yüzde 9.8’e dayandığını gösterdi. FED Başkanı Bernanke de yüzde 10’un görüleceğini itiraf etti. Liberalleştirme, esnekleştirme gayretlerine karşı Refah Devleti’nin kalıntılarını barındıran Avrupa emek piyasası ise kriz döneminde daha iyi bir sınav verdi. Kolaylıkla işçi çıkarılabilen ABD’de krizle birlikte işsizlik oranı iki katına çıkarken, Almanya’da sadece yüzde 0.5, İtalya’da yüzde 0.8, Fransa’da ise yüzde 2 arttı. Örneğin Almanya’da, kısa çalışma süresine ilişkin sübvansiyonlar şimdilik daha ağır bir tablonun ortaya çıkmasını engelledi.
Mali politikalar ve artan borç yüküne gelince, zıplayan harcamalar ve düşen vergi gelirleriyle kamu açıklarının ABD’de GSMH’nın yüzde 13.5’una, İngiltere’de yüzde 14.4’üne dayanması, daha itidalli davranan avro bölgesinde bu oranın yüzde 10.6’yı bulması endişelere neden oluyor. OVP’de Türkiye’nin 2009 bütçe açığı 60 milyar TL şeklinde revize edildi. Nitekim açık eylül sonu itibariyle 40 milyar TL’yi aştı. Önemli nokta, hızla kabaran kamu borçlarının ve mali açıkların uzun vadede emeğiyle geçinen kesimlerin yaşam standardını ne yönde etkileyeceği.
Hükümet harcamaları hemen kısılırsa, zaten sürünen ekonominin daha da zayıflaması, işsizliğin daha da artması, yoksulluğun daha da yaygınlaşması tehlikesi var. Obama’nın Ekonomik Danışmanlar Konseyi Başkanı Romer, Büyük Bunalım’ın ardından 1937’de ekonomide canlanma belirtileri ortaya çıkmış, işsizlik yüzde 25’ten yüzde 14’e inmişken kamu harcamalarında ayağın gazdan çekilmesiyle ortaya çıkan ağır faturayı, yani krizin daha şiddetle nüksetmesini hatırlatıyor. Tam istihdama yaklaşılana dek canlandırma hamlesine devam edilmesini öneriyor.
Madalyonun diğer yüzü ise, harcamalara aynı ivmeyle devam etmenin faiz oranlarını sıçratma, enflasyona yol verme, Amerikan dolarını çökertme, nihayetinde şiddetli bir borç krizi doğurma tehlikesi. IMF’nin eski baş ekonomisti Harvard Üniversitesi’nden Kenneth S.Rogoff, “Faiz oranlarının yükselmeyeceği üzerine 10 trilyon dolarlık bir kumar oynuyoruz. Eğer bir de yükselecek olursa çok zor durumda kalırız” yorumunu yapıyor. Paul Krugman ise özellikle mali yapıdaki bozulma nedeniyle dünya ekonomisinin Japonya’nın 1990’lardaki akıbetiyle karşılaşma, uzun süreli durgunluğa sürüklenme tehlikesinin çok yüksek olduğu kanısında.
Kamu borçlarını tartışırken, krize ilişkin güncel tartışmalarda teğet geçilen askeri harcamalar boyutunu göz ardı etmemek gerek. Robert Brenner’ın “askeri Keynesçilik” adını verdiği aşırı askeri harcamalar ekonomide çarpan etkisi yaratmayan, istihdama önemli katkıda bulunmayan bir tür. 2008’de silahlanma harcamaları dünya ölçeğinde 1.4 trilyon doları bulurken, bunun yüzde 42’si, 607 milyar doları ABD’ye aitti. Hemen arkasından gelen Çin’de ise 84.9 dolardı. En hafifinden, sosyal niteliği bulunmayan, özellikle istihdam artırıcı etki yapmayan kamu harcamalarının yarattığı açıkların faturasını ileriki yıllarda eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi sosyal alanlarda daha az/niteliksiz hizmetle yetinmek zorunda kalacak geniş halk kesimleri ödeyecek.
Dolayısıyla bu kesimlerin ve onları temsil eden emek ve meslek örgütlerinin artan kamu açıkları ve kamu harcamalarının hangi sınıfsal tercihlere yöneldiği konusunda titizlikle durmaları büyük önem taşıyor. Kısaca, borsaları toplumun ve ekonominin bir aynası görmeyenler, iflas eden “etkin piyasa tezi”ni hortlatma çabalarına prim vermeyenler için kapitalizmin küresel krizi devam ediyor.