Kapitalizmde tutunamayanların hikâyesi: Ben, Daniel Blake
29.01.2017 10:24 BİRGÜN PAZAR
Ken Loach, ıskartaya çıkmış bir adamın bürokrasinin çarklarında öğütülmesini nakış gibi işlerken dokunaklı bir yakarışı da ihmal etmiyor

SELİN PELEK

(Henüz izlemeyenler için küçük bir uyarı: Bu kısa değerlendirme yazısında filme dair ön bilgiler yer almaktadır. Bu yazı film üzerine yapılmış çok sayıda nitelikli tartışmaya küçük bir ek yapma amacı taşımaktadır. Film elbette burada anlatılanlardan çok daha fazlasını kapsıyor.)

Sınıfın çağdaş yönetmeni, Ken Loach, Altın Palmiyeli son filmiyle ekonomik düzenin parlak vitrinine kırmızı bir fırça darbesi vuruyor. “Ben, Daniel Blake” dünyanın en zengin ülkelerinden birinde, İngiltere’de, tutunamamanın bedelini oldukça etkileyici bir şekilde izleyiciye aktarmayı başarıyor. Filmin karakterleri göçmenlerden, yani 1-0 yenik başlayanlardan değiller. Aksine kurgu, korunaklı gibi gözüken hayatların kırılganlığı üzerine inşa edilmiş.

Daniel, belli ki çalkantısız bir iş hayatı geçirmiş; geçimini sağlamaya yeten bir mesleği var. Sistemin dışına itilmesi bir kalp hastalığı geçirmesiyle oluyor.

Katie ise hayatını kurma çabasındayken iki ayrı erkekle, başarısız iki ilişkiden doğan çocukları ve bekar anneliğin ağır sorumluluğuyla eğitimini tamamlayamıyor; düzenin ıskartaya ayırdıklarından biri oluyor.

Bu farklı kuşakların iki işe yaramazının hikayesi, teknoloji ve neoliberalizmin etkinlik efsanesiyle bezenmiş “post-modern” bir devlet dairesinde kesişiyor. Yönetmenin bana göre filmde anlatmak istediği ana mesaj, işte bu mekânda saklı.

Yeni bir bürokrasi

Bütün ekonomik melanetlerin sebebini devlet, daha doğrusu kamu hizmeti sağlayan bir devlet olarak gören liberal ideoloji, hantal ve bürokratik diye nitelendirdiği devlet yapısını piyasa lehine yok etmeyi amaçladı. Bugün hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde kamu hizmetlerinin sağlanma biçimine bakarak bu amaçta başarısız oldu diyemeyiz. Elektronik ortamda tane tane sayılan ilaç reçeteleriyle, çağrı merkezleriyle, e-devletle, numaralarla, şifrelerle örgütlenen bu yeni kamu sektörü daha mı az bürokratik gerçekten? Film sadece bu yanılsamaya verdiği çarpıcı cevapla bile aldığı ödülü hak ediyor.

Peki ya tutunanlar?

İşsizlik ödeneği almak için gidilen büroda bir memur görüyoruz. Orta yaşın üzerinde, bant kaydı gibi konuşmaya çalışan, yaka kartı eğreti duran bir kadın. Ann, mesai arkadaşlarındaki yabancılaşmayı taşımıyor. Daniel’e yardım etmek istediği için amiri tarafından azarlanıyor. Kendisinden bir fabrikanın zincir üretimindeki işçininkine benzer bir iş performansı bekleniyor. Ann arada bir yerde. Robotlaştırılmaktan rahatsız, ama fazlasını yapamıyor. Sahi, sanayileşme çökerken, o büyük büyük fabrikaların üretim zinciri bütün işyerlerine bulaşmadı mı? Baktığı hasta ile performansı ölçülen doktor, poliçe başına prim alan sigortacı, makale yayınlattıkça sözleşmesi yenilenen akademisyen…Hepimiz üretim bandının önünde hizaya geçmiş gibi değil miyiz?

Filmdeki ince detaylardan biri de teknolojinin emek gücüyle olan savaşı: Geçmişin vasıflı işçisi Daniel, doktor ya da hemşire olmayan bir “sağlık uzman”ının mekanik değerlendirmesinden aldığı puan yetersiz kaldığı için hastalık ödeneği alamıyor.

Ken Loach, ıskartaya çıkmış bir adamın bürokrasinin çarklarında öğütülmesini nakış gibi işlerken dokunaklı bir yakarışı da ihmal etmiyor. Vergisini kuruşu kuruşuna ödeyen, devlete ve kimseye borçlu olmamayı öğrenmiş, Newcastle’lı işçi Daniel, alacaklı olduğunda devletin ne kadar cimri olduğunu öğreniyor. Ama bunun ticari bir ilişki olmadığının farkında:

“Ben bir müşteri ya da bir hizmet kullanıcısı değilim… Ben, bir sosyal güvenlik numarası, ekrandaki bir görüntü değilim… Sizden hakkım olanı istiyorum. Ben, Daniel Blake, bir yurttaşım. Ne daha az, ne daha fazla.”