“Kara deliğe düşmemek de lazım, çıkması zor!”
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER
‘Kara Delik’lerin içine düştün mü ayvayı yiyorsun; yalnız Hawking “kara delikler o kadar da kara değildir” diyerek yüreğime su serpiyor. Bir kara delikten, başka bir evrene dönme olanağını öğreniyorum

1. Yorucu koşturmalı günler… Uykusuz geçecek yolculuklar. Milas/Ören’e doğru yola koyuluyorum. Hava alanında bir genç kadın selam verdi, buyur ettim, çay söyledim, beklerken söyleştik. Öğretmenmiş, bir süre özel okullarda görev yapmış: “Memleket sevdam ağır bastı, devlete geçtim ve şu an büyük acı içindeyim” dedi. Tayini uzaklara çıkmış, bir köye, çoğu Kürt çocuğun olduğu gurbet. Kadın konuşurken, bir yandan Metin Altıok’un Bingöl günleri düştü aklıma. Şair orada gördükleriyle şiirini baştan başa yeni aşamaya taşımıştı. Sivas’ta gerici ayaklanmada yakıldı. Öfkelendim.

Genç kadın İngilizce öğretmeniymiş, “Durum o kadar içler acısı ki” dedi; “Bıraktım İngilizceyi, çocuklar insanca muamele görsün diye savaşmaya başladım.” Sonuç, kaymakam efendi çağırmış öğretmeni. “Hoca hanım sen dünya klasiklerinden, aydınlanmadan falan söz ediyorsun; bırak da bunları, çocuklar örgüte gitmesin, sen onlara vatan sevgisi aşıla” demiş. Bu genç öğretmenin yaptığından başka türlü nasıl sevilir vatan, sevdirilir ki? Kapıya doğru ilerledik, o eğitim kurultayına uçtu, ben de Milas’a, Melih Cevdet Ödülleri gecesine…


2. Uyurum sandım uçakta, elimde kitabım vardı gerçi ama tuhaf, hem de ne tuhaf, sanki zihnim aniden tıkır tıkır işlemeye başladı. Kaç zamandır kurmaya çabaladığım yeni romanın iskeletini havada çatmış oldum böylece. Telaşla kaleme kâğıda sarıldım, tek bir fikrim israf olsun istemedim, sadece benim anlayabileceğim şifreli bir dille yazıverdim. Neredeyse “Buldum” diye sıçrayacaktım ayağa. Hiç yapmam, ardı ardına iki kahve içtim, canım bir de sigara istedi, hayret… Ben sigara içmem ki… Yaratıcılık halleri insanın tüm dengesini altüst ediyor. Salı günü yayıncımla yeni romanın sözleşmesini imzalamaya gidiyorum, artık keyfim yerinde, ne yapacağımı biliyorum… Yalan!

Romancının ne yapacağını tastamam bildiğini sanmam. Woolf okuyorum ya, sıkça sancısından söz ediyor kurgu aşamasında. Elinde kalem günlerce plan yaptığını anlatıyor. Yazmaya koyulunca kişiler başına buyruk davranmaya başlıyor, yetmez gibi anlatmak istediğini unutup, başka sevdaların peşine düşüveriyorsun. Yine de elinde bir pusula olması iyidir insanın. Sıkışınca başta ne kurguladığına dönüp bakmalı. Şimdi acelem yok artık, yeterince zamanım var, yürünecek yol belli ya, sonrasını halledeceğim. Uçaktan indiğimde yüzümde tuhaf bir gülümseme olduğunu tahmin ediyorum aslında.

Karşılamaya gelen şoför arkadaşla söyleşirken, bir konuğun daha olduğunu öğrendim araçta. Bir yazar dostla tanıştım Recai Şeyhoğlu. Deneme türünde bir kitabını armağan etti: “İzler ve Yankılar”, “Köylerde Rönesans” diye bir çalışma gerçekleştiriyor. Annesi öldükten sonra ailece karar almışlar; kadının adı yaşasın diye bir aydınlanma süreci başlatmışlar, dört yana kütüphane kuruyorlar. İnsandan umut kesilir mi hiç! Rasime Hanım’ın adı kırk sekiz kütüphanede yaşıyor. Biraz söyleştik, zamanın nasıl aktığını fark etmeden vardık Melih Cevdet’in Ören’ine…


3. Bu sene tiyatro oyunu dalında verildi ödül. Oybirliğiyle Yılmaz Gruda’nın eseri layık görüldü ödüle. Sevindim, elbet ben de oy verenlerdenim. Ömrünü sanata, tiyatroya adamış bir kişinin, üstelik de güzel bir yaşında selamlanması iyi oldu. Talihsizlik törenin bir hafta ertelenmesinden kaynaklandı. Seçici kurul üyeleri bazı arkadaşlar gelemediler geceye. “Tiyatro Şarkıları” ile kutlama yapalım istedik, doğal olarak yetenekli, başarılı arkadaşım Çiğdem Erken’e havale ettik işi. Dünden bugüne anılarla örülü, biraz şiir, biraz müzikle güzel bir gece yaşandı. Kurul üyelerinden Orhan Alkaya haklı sitem etti. Tümü katılacaktı törene, böyle oldu…

kara-delige-dusmemek-de-lazim-cikmasi-zor-351942-1.

Güvenç Dağüstün, Şebnem Köstem, Hatice Aslan, Cansu Fırıncı sahne aldılar. Didem Erken ve Özge Metin de orkestradaydı. Yeni arkadaşlarla da tanıştım. Serin bir Ören gecesinde bolca Melih Cevdet’ten söz ettik. Sanki deniz ve gök Melih Cevdet için ayrı hazırlık yapmıştı. Suna Anday’ın mutluluğu gözünden okundu. Belediye Başkanı Muhammed Tokat türlü sıkıntılara karşın - geçen sene 15 Temmuz belası vardı - sahip çıkıyor bu kutlamaya. Ege insanı güzel, tüm gece şarkılara eşlik etti Ören halkı.
Suna ablayla kucaklaşıp, ayrılmadan önce sezona bir “Mikado’nun Çöpleri” sahnelemek istediğimizi fısıldadım. Yeni Melih Cevdet günleri beni bekler…


4. Sabah erkenden, neredeyse hiç uyumamış halde havaalanına gittik. Uçakta biraz kestirdim, indikten sonra Bozcaada bayağı yol. Bağbozumu için düştük yola. Araçta dostlarımız oldu. Müzik yazarı Murat Beşer, kıdemli çizer Aptulika. “Yoldan Çıkmış Simalar” adlı kitabı hediye ettiler. Heyecanla göz gezdirdim, birden tüm gençliğim canlandı. Söz ettiği yoldan çıkmış kişilerin kimini tanımışım, izlemişim. Hele pasajlar semti Bakırköy’deki müzik günleri… Kulağımız radyoda dünyada yeni çıkanları öğrenir, sonra onları kâsede çektirmek için Piccatura’ya giderdik. Büyük işti günü yakalamak. Kolay olmadı Rockçı olmak. O vakit öyleydi. Led Zeppelin, Deep Purple, Rainbow, Pink Floyd neler neler… Söyleşerek o uzun yolu kısalttık.
kara-delige-dusmemek-de-lazim-cikmasi-zor-351943-1.
Adaya ayak basınca algısı değişiyor insanın. Ada insanı, yaşantısı gereği sanırım farklı bir algıda ve ritimde sürüyor günü. Çay bahçesinde “Mırıldadıklarım/Haykırdıklarım” gösterisi için tek boş koltuk kalmamıştı. Böyle aile ortamı söyleşisi gibi olunca, pencereye çıkanlar, geçerken katılanlar oluyor, büyük keyif veriyor insana. Alkışı alıp, selamı çaktıktan sonra imza için masaya oturdum; esmer genç bir adam, sakal bırakmış az “Abi hatırladın mı?” dedi. Yüzü ansıyorum da, tam çıkaramadım. Bazen de ilgisiz insanlar sorar böyle… “Samatya’dan Arap yahu” dedi. Hemen sarıldık. Meyhaneci olmuş adada. Kışları yine Samatya’daymış. Bu yıl terk ettiğimiz meydana dönmeli.

Gurbette gibi tanıdık birini görünce bir gülümseme yerleşti yüzüme. Yazık ki Bozcaada sadece saatlerle sınırlı kaldı. Sabah sekiz, ver elini İstanbul…


5. Uçak yolculuğu için kitap seçmek güçtür. Bir çırpıda okumak isteyeceğinden mi başlamalı insan, yoksa gündeminde olan ve zaten okuduğu bir kitabın izini sürmeye devam mı etmeli? Bir de çevre koşulları belirleyici oluyor tabii. Giderek daralan koltuklar, sığamadığınız ve biçimsiz oturduğunuz koltukta okumak güç… Kısacık bir metin elimdeki: Hawking “Kara Delikler/Kara Delikler Hakkında Son Bilgiler” Elbette son bilgiyi anlamak ve tartışmak için ilk verilere de sahip olmak gerekir. Fizik bilgisini anlamak, yorumlamak için güçlü bir soyutlama yetisi gerekir ve elbette düş kurma konusunda hayli yetenekli olmak lazım.

Gödel’in 1930’larda ispatladığı gibi diyor Hawking, “Hiçbir analitik düşünce kendini ispatlayamaz, dolayısıyla bütün fizik bilimleri bir metafizik ilke üzerine kurulmalıdır.” Başlangıcın da Galileo olduğunu söylüyor. Bunu aklıma kazıyor ve yola devam ediyorum. ‘Kara Delik’ meselesi öyle kolay kavranır bir olgu değil. Konu Newton’a geliyor ve diyor ki Hawking: “Newton’un kudretli çalışmasının bu ya da başka bir teori tarafından aşılacağını sanmam.” Doğa felsefesine dair ne varsa kökünün orada durduğuna işaret ediyor. Bunu da memnuniyetle koyuyorum cebime.

Yanımda bir kadın hayli kalın bir kitabı ilgiyle okuyor. Çaktırmadan bakıyorum, şöhretli bir ilahiyatçının talimatlarından oluşan bir kâğıt tomarı. Onun kitap kalın, benim ki incecik, utanıyorum!


6. Kuantum mekaniği olağanüstü küçük boyutların bilimi… Bu en küçük parçacıkların davranışını inceleme işi anlayacağınız. Newton gezegenlerin davranışlarıyla ilgili ve kuralları oradan koymuş, Hawking ise bu kurallara uymayan en küçük parçasın peşinde. Ben ikisinin de izindeyim. Dar uçak koltuğunda kahveyi üzerime dökmeden, çocuk çığlıklarına karşı kulaklarımı tıkayarak ve bir yandan da “acaba yere ayak basabilecek miyim” geleneksel sorusunu sorarak öğrendiklerimi not alıyorum. Altını çizdiğim her satır yamuk, o ayrı…

‘Kara Delik’lerin içine düştün mü ayvayı yiyorsun; yalnız Hawking “kara delikler o kadar da kara değildir” diyerek yüreğime su serpiyor kitabı bitirirken. Yeterince hızlı dönen bir kara delikten, başka bir evrene dönme olanağı bulunduğunu öğreniyorum. Henüz bu uçak yolculuğuna tam alışamamışken uzay uçuşu yapacak kudreti kendimde bulamıyorum. Bildiğim yerlerde olmakta fayda var. Bu arada hafif sallanmaya başlıyor uçak ve büyük bir kesimin yaratana sığındığını gözlüyorum… Bunlarla kara deliğe düşsek ayvayı yedik demektir. Ayrıca çıkmayı başaracak üzere olanı aşağı çekecek olan çok.

Alfa Yayınları şahane bilim kitapları yayınlıyor. Şimdi sıradakine başlayacağım. Sanırım uçakta değil de evde okumakta yarar var…

7. Havada görülmüş leylek kadar güzel bir şey yok, yollardayım. Lüleburgaz’a ilk kez gidiyorum. Yol arkadaşlarım Barış ve Atakan. “Çınaraltı Sohbetler” diye bir etkinlik başlatmış belediye. Çay bahçesinde toplanıyoruz ve yüz yüze, hiçbir sorudan kaçmadan söyleşiyoruz. Keyifli oldu doğrusu. İnsanların memleket meselelerine ilgisi var, lakin incelikli sorunlara sıra gelmiyor, derin bir kaygı var. Siyasal İslam belası her yanda salgın halinde… Celal Pir oturumu yönetiyor, diğer konuk Sinan Meydan. Uygar bir tartışma oldu, birbirimizin çoğu fikrine katılmasak bile ölçüyü tutturmak değerli.

Konuşmacı isterse kitleden kolay alkış alabilir. O kadar yorgun, yılgın ve çaresiz sayıyor ki halk kendini, biraz umut veren, laiklik, cumhuriyet diyeni alkışlıyor. Oysa sorun daha derinde. Artık barış, demokrasi sıradan sözcüğe dönmüş halde… Mesela Aysel Tuğluk’un anacağının mezarına saldıranlarla nerede uzlaşılır ki? Bu konuda ayrıntılı yazı yazacağım. Sosyal medya tehlikeli halde, insanların gazını alıyor, öfkeyi dindiriyor. Başka davranmalı.

Belediye Başkanı Emin Halebak’ı sevdim. Çelebi insanlardan hoşlanıyorum. Aklımda kara delikler ve o küçük tanrı parçacığı… Akşama “Mırıldandıklarım/Haykırdıklarım” var. Sahne zor ve heyecan verici hep….