Kara kış güneşi...
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Kar fırtınası içinde yolu bulmaya çalışıyoruz. Her yer birbirine benziyor ve ilerisi görünmüyor. Kaybolan çok olmuş buralarda diyorsun. Bu topraklarda devlet eliyle kaybedilmiş insanlar geliyor hatırıma, elini sımsıkı tutuyorum. Rüzgârın içinde ölülerin sesi de var sanki… Bir rüyaymış gibi yaşardım eskiden hayatı, şimdi öyle değil. Sanırım, tanık olduğum ve yaşadığım acıları daha katlanılır kılıyordu, rüyadaymış gibi yaşamak. İnsanların nasıl böyle korkunç şeylerin yaşanmasına izin verebildiğini anlamazdım, anlamak istemezdim. Okuduğum onlarca kitap, izlediğim onlarca film, temerküz kamplarını açıklayamamıştı bana, açıklanamazdı. İnsan, nasıl bu kadar korkunç ve iğrenç bir şeye dönüşebilirdi? Bir kadından doğmamışlar mıydı, çocuk olmamışlar mıydı hiç, ilk defa karanlığın içinde yanıp sönen bir cırcır böceğiyle karşılaştıklarında heyecanlanmamışlar mıydı?

Kafamın içindeki başka bir dünyada yaşamayı tercih ettim ben de, o yüzden boynuma kırmızı fularımı dolayıp sokaklarda mızıka çalmaktan, gece trenlerine binmekten korkmadım hiç. Hayattan korkmadım, çünkü zaten bir rüyaydı ve hepimiz en korkunç yerinde uyanacaktık. Ama uyanmadı kimse, Sivas Katliamı olduğunda da... Söndürülemeyen o alevlerin daha da büyüyüp her yeri saracağını söyleyenlerin sesi duyulmadı. Sonra ardı arkası kesilmeyen katliamlar… Her katliamdan sonra hayatın gerçekliğinden emin oldum. Ankara’nın göbeğindeki o korkunç katliamda bile uyanmadılarsa, kimse uyanmayacaktı, yaşadığımız bir rüya değildi. Oluk oluk kanla duş alma fantezisi kuranlar, gelen ölüm haberleriyle heyecanlanıyor olmalıydılar. Vatan, uğruna yaşanacak değil de, ölecek ve öldürülecek bir yer olarak düşünüldüğü sürece, kimse uyanmayacaktı. Öyleyse neden ısrar ettiğimi soruyorsun, “Her şeyi bırakıp gidelim, kendimize kaybolacak güzel bir orman bulup, kendi düşümüzü yaratalım…”

Arendt’in “Bu dünyadan ayrılırken iyi bir insan olmuş olmaktan çok, ardımda daha iyi bir dünya bırakmış olmayı isterim” sözünü hatırlatıyorum, karanlıktan korkmayan ve bu karanlığın mutlaka aydınlıkla sonuçlanacağına inanan Gılgamış’ı… Mehmed Uzun’un romanından ezberimde kalanları söylerken rüzgâra karışıyor sesim, “Gılgamış, Akrep-İnsan’ın dediğini yaptı; / ormanda, güneşin yoluna girdi, / güneşin doğduğu dağa doğru. Daha bir fersah yol almıştı ki, / etrafını saran karanlık koyulaştı.” Gılgamış yürüdükçe, onu saran karanlık daha bir koyulaşıyor, attığı her adım karanlığı çoğaltsa da, o yürümekten vazgeçmiyordu. Ta ki on ikinci fersahtan sonra, güneş ışıkları bir sel gibi akmaya başladı.

Orman, birden deniz kenarındaki bir yamaca açılınca, Gılgamış büyüsü diye bağırarak el çırpmaya başlıyorsun. Hayatı, hep büyülü bir şeymiş gibi yaşamak… Bütün bu yolu, yamacın üzerindeki deniz fenerine varabilmek için yürümüştük, sırt çantamızda içi sıcak çay dolu bir termosla... Güneşin doğuşunu izleyerek, bu unutulmuş deniz fenerinde hayatın mucizelerine inancımızı tazeleyecektik. Paslanmış demir kapısını açarken, burada yaşama hayalleri de başlıyor hemen. Mumlar, danteller, kitap rafları, saksı saksı çiçek…

Deniz fenerinden ufka doğru, dalgalar ve bulutlarla sarmaş dolaş olmuş belirsizliğe bakarken hissettiğim şey, şaşkın ve yaralı bir halkın çaresizliğiydi. Rejimin başarısızlığıyla başarılı olmuş ve şimdi yine sansür ve zulümden medet umar hale gelmiş, açılımları açılamamış, siyasi programı çökmüş bir iktidarın çaresizliği… Bir kısım Batılı siyaset bilimcinin Doğu’ya bakarken anlamadığı da buydu, çaresizlik… Neden dine yöneliyor insanlar? Neden her yerde faşizm hortluyor? Modern dünyanın aynı zamanda bir hayal kırıklığı olduğunu, insanları bir arada tutacak değerlerin önündeki piyasa ekonomisi engelini görmezden geliyorlardı. Evrensel haklar, eleştiri ve bilgi, piyasa ekonomisiyle birlikte bir işe yaramıyordu. Devletlerin karşısına, tek tek insanları koruyan aşılması imkânsız evrensel haklar inşa edilemediği sürece… Akdeniz’de karaya vuran her çocuk cesedi, bir uygarlık eleştirisiydi.
Gülten Akın’ın Anadolu insanının çaresizliğini anlatan dizelerini mırıldanıyorsun, “Dam çökecek, bir kırık nal, iki gözboncuğu getirin / Muska nerde? En’am nerde? Siz neredesiniz? / (Gece) kara gece, gaz, kibrit, pencere / Yoksa dam çöktü mü? Ölmeden önce mi öldük biz? / (Sessizlik) / Yalnız ölülerin sesleri dağlarda / Kar kar…” Gülten Akın’ın “Hey Koca Basın” diye seslendiği yazısındaki cümleler geliyor hatırıma, “Arılar gibiydik. Umudu ayaklarında birer sarı toz parçası gibi toplayıp getiren arılar gibiydik. O bir damlacık umut nerdeyse, biz orda…” Arı taklidi yapıyorsun sonra, güneş doğarken kara kışın ortasında…