Karabasanlar ve “mışlar”
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

Hem kavramsal ve kurumsal hem de insani boyutta ciddi bir “sahicilik” kaybı yaşadığımız ortada; sıklıkla “mışlar” dünyası, “mışlar “toplumundan söz etmem de bundan. Ancak, insanlık “mışlara” alışıp yadırgamaz oldukça, başına açılan belaların arttığı ve artacağı da bir gerçek.

“Mışlar” şahı olan ülkeme gelince, hangi birini yazsam!

» Mesela, Sur’daki yıkım için kaygılanmamalıymışız! Başbakanımız, öyle buyurmuş! Camileri, evleri, kiliseleri, hanlarıyla tarihi bir yapıya sahip olan SUR, yıkılsa da restore edilip Toledo gibi mimari açıdan herkesin görmek istediği bir yer haline gelecekmiş!

Neresinden alalım! Ölümler ve göçler artmış! Kentler, ikinci dünya savaşından çıkan kentlere benzemiş! Tarihi mirası yok sayarak yeni rant kapıları açılıyormuş! Ne önemi var; Toledo’ya benzeyecek ya!

» Cumhurbaşkanı’na göre, Anayasal kurumlar ve parlamenter sistem istikrarsızlık kaynağıymış! Üstelik, “Sandıktan çıkan Cumhurbaşkanı’nın bir kenarda oturmasını bekleyen, Türkiye’yi tanımıyor ve siyaseti de bilmiyor” demekmiş!

Demek ki siyaset, bundan böyle, yürürlükteki anayasayı kabul ederek seçime giren birinin kendi iradesini her şeyin üstünde görüp her tür kuralın ve kurumun dışına çıkması, demek oluyormuş!

» Bülent Arınç konuşmaya başlamış! Ancak, Dolmabahçe Toplantısı üzerine söyledikleriyle şimşekleri üzerine çekince, “yıkmaya çalıştığınız çınarın gölgesinde, güneş görmemiş daha bir çok hakikat gölgeleniyor” deme gereği duymuş k, önemli!

Söylediği çok doğru! Bu ülkede hakikatler, gerçekten kişiye dokunmadıkça ortaya çıkmaz, gölgede dinlenir! Aslında Arınç, henüz gölgede dinlenen büyük hakikatlerden de söz etmedi. Ancak bir zamanların ikinci adamı az biraz zülfüyâra dokunan laflar edince, birden “cüppeli Bülo” ile “Manisalı Lawrence” e dönüşüp, “siyasi cenaze” sayıldı ki, biat yolundan dönmenin nerelere varacağını göstermesi açısından ders niteliğinde!

» Bir güzel haber de liberaller ile cemaatçilerin Abant’ta toplantısından! Söylediklerine bakılırsa, “demokrasimiz, tarihinin en derin krizlerinden birini” yaşarken, tek yol, demokrasi ve hukuk üstünlüğüne sarılmakmış! “Bu kriz insani, ahlaki ve vicdani değerleri süratle tüketirken, hukuksuzluğun ve tek adam yönetiminin yerleşmesinin zeminini” hazırladığı gibi, “herkesin kendine demokrat olduğu bir toplumsal yapıda vesayetçi anlayışların da” önü açılmaktaymış! Doğru söze ne denir! Yerden göğe kadar haklılar!

Ancak, bunları söyleyenlerin geçmişte söyledikleriyle, yaptıklarını unutmak mümkün mü? Örneğin, hep beraber İkinci Cumhuriyeti kurma niyetindeydiler ama bugün tek parti döneminden geriye düştük! AKP üzerinde emeklerinin çok olduğun ise, unutulamaz!

Liberaller, AKP’nin “halkla ilişkiler” uzmanı olarak önemli bir rol oynadılar. Cemaat ise, devlette edindiği kadrolarla iktidarın kolu kanadı oldu. “Yetmez ama evet” diye kampanya yaparlarken, demokrasi ve hukuk açısından en destekledikleri konu yüksek yargıda yapılacak değişikliklerdi; bugün, kimsenin yargıya güvenmediği bir noktaya geldik.

Hayır, olup bitenlerin bütün sorumluluğunu onlara yüklüyor değilim; ama geçmişte aymazlıkları kadar iktidardan iltifat görmenin zaafına yenilmeleri de, öyle kolayına bir yana koyulamaz. Öte yandan, bugün Kemalist Devletten “Kemalist AKP” ye geçmekten öteye gidememeleri var ki, inandırıcılıkları açısından bunu da boş geçemeyiz.

Cumhuriyeti ve getirdiklerini yıkmaya adanmış bir toplumsal projeyi sahiplenenleri “kemalist” diye nitelemenin ironisine mi takılalım, yoksa ezberlerini devam ettiriyorlar mi diyelim, bilemedim!

Öte yandan, bugün vesayet, demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi saptamada bulunanlar arasında yakın geçmişte sahip oldukları gücü nasıl kullandıkları iyi bilinenler de var.

Bu nedenle sorabiliriz: Cemaatin devletin en kritik noktalarında kadrolaşması, kaset ve dinlemelerle siyasiler üzerine üzerine korku salınması ve yakın zamana kadar devlet içinde oluşturulan paralel yapı “vesayet” olmuyor mu!

Ya da düzmece delillerle soruşturmalar açıp askerinden memuruna, gazetecisinden sivil toplum kurucusuna kadar yüzlerce insanı yılları bulan tutuklamalar ve ibretlik kararlarla canından bezdirmenin hukukun üstünlüğü ile ilgisi nedir?

Kendilerine lazım oluncaya dek, onlar neredeydi, demokrasi ve hukukun üstünlüğü nerede?

Tabii, insanın da ,toplumun da kendini aldatması bir yere kadar... Kendisini aldatamadığı kısımda, etrafa karşı güvensizlik büyüyüp yeşermekte. Yapılan araştırmaların gösterdiği de bu değil mi? Yalnız, parlamento, hükümet, siyasal parti, medya, hukuka ilişkin güven yerlerde gezinmekte değil; birbirimiz olan güven açısından da en arkalardayız.

Bir danışmanlık firması ile araştırma şirketinin (ASEP/JDS) yaptığı araştırmaya göre, Türkiye, araştırma verileri bulunan 117 ülke arasında insanlara güvenin en az olduğu ülkelerden biri; sıralamada alttan üçüncü!

Bu kadar yalan ve “mış” ustasının bulunduğu ülkede buna da şaşılmaz!