Karanlıkla, ışık arasında..
KEMAL ULUSALER KEMAL ULUSALER
Şiiri seviyordu. Şiir okumayı ve yazmayı da.. Şimdi, güneş, bu ılgın benzeri ağaçların arasından, toz zerreciklerinin uçuştuğu sabaha, şiirden başka her şeyi taşıyordu...

Bir kuytuda sevdim seni

karanlıkla ışık arasında.

Kandı

gürleyen,

uğul uğul,

karanlıkla ışık arasında.

Yürekti

kırk ikindiler boyu ağlayan....

 

Şiiri seviyordu. Şiir okumayı ve yazmayı da.. Şimdi, güneş, bu ılgın benzeri ağaçların arasından, toz zerreciklerinin uçuştuğu sabaha, şiirden başka her şeyi taşıyordu. Acı dolu günlerden sonra, ilk defa içinden bir şiir okumak gelmişti. Nereden dolandıysa dilinine bu şiir, dolanmıştı işte. Aslında güne denk de düşmüyor değildi hani. Büyük oğlu karşıdaydı. Sağ mıydı, ölü mü bilmiyordu. Hanidir, ondan haber alamıyordu. İkinci ihtimali, hep aklından uzak tutmaya çabalıyordu, ama hiç aklından çıkmıyordu. Şu, tozdan griye dönmüş çadırların arkasındaki küçük alanda koşturan küçük oğlu Azraf'tı. Her ne olursa olsun onu koruyacak, savaşın kanlı pençesine teslim etmeyecekti.

Oysa, küçük Azraf bambaşka bir dünyada idi. Annesi düşüncelerini okusa, acaba ne derdi?

Azraf, Humuslu Mustafa Ziyad ile kampa geldiklerinin hemen ertesi günü arkadaş olmuştu. Mustafa Ziyad'ın kız kardeşi Humus bombalandığında ölmüştü. Mustafa Ziyad'ın dalıp dalıp gitmesi, Azraf'ın ani haykırışlarında korku ile sıçraması, sık raslanan olaylardandı. Bu anlık dalgalanmalardan sıyrılır sıyrılmaz, Ziyad'ın gözleri birden değişiyor, adeta kan kırmızı oluyor, dişleri nasıl kenetleniyorsa, parmakları da elindeki oyuncak silaha öyle kilitleniyordu. İşte, bugün de Azraf'a elinde tutmayı beceremediği silahı Mustafa Ziyad vermişti. Oysa, o bugün top oynamayı istiyordu. Mustafa Ziyad, arpacığın üzerinden uzaklara yönelttiği bakışlarını sabitliyor ve ardından namlunun ucundan hayali mermileri bağıra bağıra bir yerlere gönderiyordu. Bir ara duraladı, ardından. Azraf'a dönüp,;

-” Haydi, sende ateşle silahını! Ali Hassan'a ölüm..”

Ali Hassan... Bu tesadüf müydü? Tesadüfse ne biçim bir tesadüftü ki Azraf'ı bir anda alıp bir başka diyara, çoktandır terk ettiği memleketine, köyüne götürüvermişti. Tesadüf oydu ki, Ali Hassan diye biri gerçekten vardı. Azraf'ın köyünde bıraktığı en candan arkadaşı, Ali Hassan..

Neredeyse her dakikalarını birlikte geçirdiği Ali Hassan. Kan kardeşi Ali Hassan. Zeytin ağaçları arasında çember çevirdikleri Ali Hassan. Sevmedikleri sütü, kedilere taşıyan Ali Hassan. Feraş Bayramı'nda, birlikte Hrisi'yi fazla kaçırıp midelerini bozdukları günlerde birlikte öğürdükleri Ali HAssan.

Azraf, rüzgarın savurduğu toz bulutu içinde birden taş kesilmiş gibi durdu;

-” Hayır, Ali Hassan ölmesin..”

-”Esad ölsün, öyleyse. Hee, olur mu?”

-” Tamam, Esad ölsün. Ama Ali HAssan ölmesin..”

-” Bab el Dreib'de çocuklar ölmesin, Fatma Beria da, Fatma'nın bebeği de..”

-” Tamam, Fatma da ölmesin, Ali Hassan da..”

-” Ceyş el hur askerleriyiz biz..”

-” Ceyş el hur askerleriyiz biz..”

-” Ziyad, Ceyş el hur, Lazkiya'ye de gider mi? “

-” Gider tabii, Onlar her yere gider..”

Azraf, ağacın gölgesine oturdu, düşünceliydi. Ya gerçekten Ceyş el hur Lazkiye'ye giderse, ya Ali Hassan'ı öldürürlerse. Birden, ayaklandı, silahı ile sağa sola hayali kurşunlar yağdırarak;

-” Ceyş el hur'a ölüm”

“ Ölüm” sözcüğü ağzından çıkar çıkmaz aynı anda ensesine inen bir şaplakla kendini yerde buluverdi. Toza belenmiş yüzünü çevirdiğinde karşısında ağbisini gördü. Ağbisi üzerine eğilmiş;

-” Kim öğretiyor sana bunları Azraf, kim öğretiyor? Hangi hain?”

Günlerdir görmediği ağbisini bir anda karşısında gören Azraf sevinse mi üzülse mi bilemedi.

Kafası çok karışıktı çoook.....

Karanlıkla ışık arasında gibiydi.....