Kardeşlik masalı: İktidar, sermaye, propaganda
GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN
AKP’nin son kongresi neden sermayenin Erdoğan’ı karşılarına alamadığının da kanıtı

TOBB’un başını çektiği bazı meslek, işçi ve işveren kuruluşları “teröre hayır kardeşliğe evet” adıyla bir miting düzenleme kararı alması merkez medyadan epey destek gördü. Kürt işçileri linç saldırılarına maruz kalırken, iktidarın tehditleriyle emekçiler işlerinden olurken kendini işçi temsilcisi olarak gösteren bazı sendikaların TOBB, MÜSİAD ve TÜSİAD ile otak hareket etmesi ise son kertede Saray’ın işaret ettiği bir oyunun piyonu olduklarını gösteriyordu. Ankara mitingi besbelli ki Erdoğan’ın güdümlü sivil toplum örgütü aracılığıyla gerçekleştireceği “milyonlarca nefes teröre karşı” mitinginin provasıydı. Erdoğan, 1 Kasım arifesinde “açılışlar” yerine “teröre lanet” mitinglerinde AKP’ye destek isteyecek; “milli birlik” ve kardeşlik söylevleri verecek ama eşanlı olarak sol muhalefeti ve HDP’yi hedef tahtasına koymaya devam edecek.

Kardeşlik anlatısı ya da etle tırnak metaforu, uzun yıllardır bir devlet propagandası olarak yaşamımızda. Var olan siyasi ve toplumsal sorunları yadsıyan, mevcut çatışma alanlarını yapay ya da güdümlü olarak kodlayan, tabandan gelen taleplerin politik bir kimliğe bürünmesini tehlikeli bulan muktedir bakış açısının ürünü bu kardeşlik anlatısı. Toplumsal birlikteliğe vurgu yaptığı intibahı verirken aslında toplumun mevcudiyet şartlarının eşit tanınma ve haklar olduğu gerçeğini de inkâr ettiğinden son kertede halklara değil avantajlı gruplara çağrı yapan bir seslenme şekli. Fransız devrimi sonrasında bir dayanışma ideali olarak özgürlük ve eşitlik şiarıyla birlikte benimsenmişti kardeşlik. Ulus-devletleşme pratikleri kardeşliği siyasi bir dayanışmadan tekbiçimli bir toplum yaratma projesinin taşıyıcısına dönüştürdü. Kardeşlik, milliyetçiliğin lügatında hâkim kültürün diğerleri üzerinde kurduğu hegemonyanın süslü bir ifadesiydi artık. Türkiye’de kardeşlikten dem vuranlar, ya sınıfsal ya da etnik-kültürel çatışma noktalarını silikleştirmek için bu yola başvurdu. Karşısındakinin eşit vatandaşlık talebini reddetmenin retoriğini “akrabalıkta” keşfetti. Şimdi aynı sahne AKP eliyle yeniden kuruluyor. Vasat bir propagandanın ötesine geçemeyen Ankara mitingi sonrasında Erdoğan ve Davutoğlu, pazar günkü mitinge daha fazla asılacak. Amaç toplumsal tabandan yükselen barış çağrılarını ve eleştirileri kitle gücüyle bastırmak. Tüm çabalara rağmen bu projenin tutmayacağını şehit cenazelerindeki tepkilerden dahi çıkarsayabiliriz. Fakat rehavete kapılmadan barış ve demokrasi talebini sokaklarda, meydanlarda haykırmaktan vazgeçmemeliyiz.

Sermaye bildiğiniz gibi
TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Başaran-Symes’ın Ankara’daki malum mitingi desteklediklerini ilan ettiği konuşması sermaye - iktidar - devlet üçgeninde neler olup bittiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Türkiye burjuvazisi kendi varlığını büyük ölçüde devlet şiddetine borçludur. 1915’ten bu yana devletin kaynaklara el koyması, el koyduğu kaynakları zaman zaman devlet iktidarına boyun eğen güçlere tahsis etmesi ve sonrasında onlardan yararlanması bir gelenek haline gelmiştir. Burjuvazi devlete halen göbekten bağlı olduğu için demokrasi ufku da liberal hakların ve özgürlüklerin genişletilmesi ve parlamenter demokrasinin iyi işletilmesi ile sınırlıdır. 1980’li ve 90’lı yıllarda sivil ve askeri bürokrasi ile TÜSİAD’ın arasındaki kısmi gerilimler hiçbir zaman büyük krizlere dönüşmemiştir. Her defasında siyasal seçkinlerle sermaye, yükselen toplumsal muhalefeti ehlileştirmek için işbirliği yapmıştır. Başaran-Symes’ın konuşmasında PKK saldırılarını net bir biçimde eleştirmesi fakat artan devlet şiddeti karşısında sessiz kalması rastlantı değildir o yüzden. Öldürülen çocukları, aç susuz bırakılan bir halkı zikretmeden şiddetten bahsetmek olsa olsa muktedir dilini konuşmaktır. TÜSİAD’ın ne Cizre için ne de başka bir Kürt coğrafyası için bireysel özgürlükler ve kalkınma perspektifini aşan tek bir sözü kalmamıştır. Bu haliyle de 1990’lardaki tavır alışının dahi gerisine düşmüştür.
TÜSİAD’ın hukuk devleti kavrayışı da demokrasi ufku kadar kısıtlı. İktidarın Doğan grubu ve Gülen’e yakın işadamları üzerinde kurduğu baskı, tehdidin kendilerinden çok da uzakta olmadığını göstermesi açısından işlevsel oldu. Başaran-Symes’ın gözaltına alınan TÜSİAD üyesi Boydak’ın ismini söyleyerek hukuk devletine yaptığı vurgu bundan. Sermayenin hukuk devletinden anladığı, öncelikle yatırımcıyı ve onun iktisadi faaliyetlerini güvence altına alan bir sistem. İfade özgürlüğü de ancak sermayenin bir yatırım alanı olan medyayı ilgilendirdiği ölçüde anlamlı. Bilhassa son beş yılda muhalif medyaya ve yazarlara yapılan saldırılar katmanlı bir biçimde artarken sermaye çevrelerinden herhangi bir destek çıkışı gelmedi. Basın ve ifade özgürlüğü sadece merkez medyada yazanlara yönelen tehditlere indirgenecek bir konu da değil. Öte yandan memlekette her gün cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla insanların gözaltına alındığını hatırlatarak soralım, TÜSİAD’ın bu konuda söyleyecek tek bir sözü yok mu? TÜSİAD doğrudan Erdoğan’ı karşısına almak istemediğinden siyasi mesajlarını örtük bir biçimde verme taktiği uyguladı. Seçim sonrasında koalisyonu desteklediklerini söylemeleri, seçimin sadece sandıktan ibaret olmadığını hatırlatmaları bu çerçevede düşünülebilir. AB sürecine yapılan vurgu da resmin diğer parçası. Hem T. Özilhan hem de Başaran-Symes, AB sürecinin yeniden canlandırılması talebini uzun bir süre sonra yeniden dillendirdi. Amaçlanan AKP’yi dışarıda bırakmayan, Erdoğan’ı pasifize eden ve kısmen dışlandıkları rant sahalarına geri dönmelerini sağlayan bir hükümet modeli. MÜSİAD ise halinden genel itibariyle memnun ve hem Erdoğan hem de Davutoğlu ile iyi ilişkiler kurmaya devam ediyor.

Saray’ın emrinde
AKP’nin son kongresi neden sermayenin Erdoğan’ı karşılarına alamadığının da kanıtı. Erdoğan, Davutoğlu’nun hazırladığı MYKY listesini hiçe sayarak sadece onu değil fakat partide Erdoğan’a direnme kapasitesi olan tüm eski partililere mesaj vermiş oldu. Parti üzerindeki Erdoğan kontrolünü azaltma hesapları da suya düştü. AKP’nin ülkeyi yönetmesi için rıza devşirmesi gerektiğini düşünen, 2002 ruhundan bahseden revizyonistlerin eli ise şimdilik güçlü değil. Büyük bir ihtimalle milletvekili listeleri yine Erdoğan’ın elinden çıkacak. 7 Haziranda az farkla kaybedilen bölgeler adeta ablukaya alınacak. Bu şartlar dâhilinde 1 Kasım sonrasında yaşadığımız baskı ikliminin artması da muhtemel. PKK ile devlet arasındaki savaşın tahkim edilmiş bir ateşkes ile ertelenmesi halinde dahi muhaliflere yönelik saldırılar sürecek. AKP seçimlerde muhtemelen 7 Haziran’dan geriye düşmüş olmanın şokuyla ilk önce genel başkanı değiştirecek, orta vadede de çatırdayacak ancak o tarihe kadar meşru zeminde siyaset yapmanın tamamen imkânsız kılınması adına her türlü hamleyi de yapacak. Bu süreçte demokratların, sosyalistlerin, sosyal demokratların kendi aralarındaki kavgayı sonlandıramıyorlarsa dahi ertelemeleri ve halk meclislerini, örgütlü güçlerini ortaklaştırmaları elzem.