Kardeşsiz yaşamaya alışmak
CÜNEYT CEBENOYAN CÜNEYT CEBENOYAN
Hayalet Hikâyesi Kristen Stewart’ın çok iyi oyunuyla ve Oliver Assayas’ın iyi yönetmenliğiyle kendisini rahatlıkla izletiyor. Zaten Film Cannes’da Assayas’a da en iyi yönetmen ödülünü getirdi

Bu yazıda filmin sırlarını açık ettiğimi düşünenler çıkabilir.

Oliver Assayas, ikidir güçlü ve zengin kadınlar ile onların asistanı genç kadınların ilişkilerinden yola çıkıyor. Sils Maria, daha çok farklı kuşaklardan bu iki kadının hikâyesi üzerineyken, Hayalet Hikâyesi’nde odak genç asistanda. Fakat iki filmin bir başka ortak noktası daha olduğu söylenebilir. Sils Maria, belli bir yaştaki kadın oyuncunun kayıp gençliğine dair denilebilirse, Hayalet Hikâyesi’ genç asistanın ikiz kardeşini kaybetmesi üzerine. İkisi de kayıp hikâyeleri bir açıdan.

“Hayat rasyoneldir, ölüm rasyonel değildir”, demiş adını hatırlayamadığım bir ünlü. Ölümü aklımız almıyor, alamıyor. Aldığını sansak da almıyor. Ne kadar bilimsel düşürsek düşünelim, ölüm yakınımıza gelince karşısındaki tavrımız rasyonel olmuyor. Sevdiğimiz kişinin artık olmayacağına inanamıyoruz. Sokakta yürüyen şu kişi “sanki ablam, sanki babam, sanki...”... Her an bir köşeden çıkıp geleceklermiş gibi geliyor. Gerçekten ölmüş olabilirler mi? Hem ölülere ne oluyor? Dine, tanrıya ve öbür dünyaya inanmasa da kimse ölülerin tamamen yok olduklarına kolay kolay inanmıyor. En sıkı ateist bile, kayıplarıyla konuşmaya devam edebiliyor, kayıplarının ruhlarının kendisini yukardan izlediğini düşleyebiliyor. Bunları, bilimsel düşünceyi çürütmek için yazmıyorum. Aklımızın ve bilimin varlığı, akıldışılığı yok etmiyor. Etseydi, dinler çoktan yok olmuştu. Ama yok olmuyorlar. Çünkü ‘yok’u kavrayamıyoruz. Hiçliği sindiremiyoruz. Ölümle barışamıyoruz. Başka canlılarınkiyle ve uzağımızdaki başkalarınınkiyle evet ama kendi yakınlarımızın ölümüyle, hayır. Dolayısıyla, en azından bir dönem için çoğumuzun hayatında hayaletler var. Çünkü ölüm var; deneyimlenemeyen, bilinemeyen, olmayan bir şey olarak ölüm var.

Hayalet Hikâyesi’nin kahramanı Maureen (Kristen Stewart), çok zengin ve çok hızlı yaşayan bir kadının, Kyra’nın alışveriş asistanı olarak çalışıyor. Alışverişe ayıracak vakti olmayan bu kadın için binlerce Avro’luk giysiler, yüzbinlerce Avro’luk mücevherler alıyor. Bu ‘yüksek burjuva’ kadın alışveriş için stratosferde uçarken, Maureen’in maaşı söz konusu olduğunda alçaldıkça alçalabiliyor, pintileştikçe pintileşebiliyor. Doğal, hep böyle değil midir? Kapitalistin ve kapitalizmin mantığı, sınıf farkını korumaya ayarlanmıştır.

Amerikalı Maureen’in Paris’te yaşamasının bir nedeni var: Maureen’in ikiz erkek kardeşi kısa süre önce ölmüş. Maureen’in kardeşini öldüren hastalık bir kalp sorunu ki bu sorun Maureen’de de var. Kardeşler ölmeden önce birbirlerine söz vermişler, kim önce ölürse diğerine öbür dünyadan bir haber gönderecek. Maureen, Paris’te ölen kardeşinden bir haber bekliyor. Paris’te yaşamasının ve bu sevimsiz işe katlanmasının nedeni bu. Maureen, bir yandan tüketim toplumunun, en prestij sağlayan ürünleri arasında dolanırken, bir yandan da maddi dünyanın tamamen dışında bir şeyi, bir ruhu arıyor. Kapitalizmin yaşam biçimi ne kadar gerçek ve elle tutulur ise, ruhlar o kadar ele geçmez, o kadar uçucular. Kyra gibilerin egemen olduğu bu dünyanın ruhsuzluğu ile Maureen’in ruh arayışındaki ilişki, Marx’ın din hakkında yazdıklarını akla getiriyor: “Din,... kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın afyonudur.” (“Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi” kitabından). Din, zaten büyük ölçüde ölüm var olduğu için var değil mi?

İkizlik özel bir durum. Aklıma Cronenberg’in ‘Ölü İkizler’ adlı filmi geliyor. Birbirlerini tamamlayan ve gerektiğinde birbirlerinin yerine geçen, aynı kadınla birlikte olan ve biri çöküşe girince diğeri de çöken tek yumurta ikizlerinin öyküsünü anlatıyordu film. Aynı rahimde büyümek, aynı dönemde aynı süreçlerden geçmek ikizler arasında diğer kardeşlik ilişkilerinden daha yakın bir bağ oluşturuyor olmalı. Bir tür simbiyotik, hatta biraz da ensestiyöz bir ilişkiden söz etmek mümkün sanırım. Maureen’in bir ‘medyum’ olduğunu söyleyen kardeşiyle ilişkisi de özel. Maureen, kardeşini sonsuza dek kaybettiğini kavrayıncaya kadar ondan bir işaret beklemeyi sürdürüyor. Hayalet Hikâyesi, zihnimizin kaybımızla başa çıkmakta güçlük çektiği gerçeğinden başka bir şeyin, yani sevdiğimizin hayaletinin filan olmadığı fikriyle son buluyor. Maureen’in yas sürecinin bitişiyle de diyebiliriz.

Fakat film sadece Maureen’in yas süreciyle ilgili değil. Arzu ve yasak arasındaki ilişkiyle de ilgili. François Ozon’un ‘Genç ve Güzel’ filminin kahramanı genç kız, annesinin bluzunu giyerek, babası yaşındaki erkeklerle ilişki kuruyordu. Annesinin yerini alıp, babayla birlikte olma arzusunun son derece net bir ifadesiydi. Hayalet Hikâyesi’nde, Maureen kendisine yasaklar koyarak bir tür anne rolüne bürünen kadının giysilerini giyip, onun sevgilisiyle birlikte olmayı hayal ediyor. Çalıştığı kadının yatağında, onun giysileriyle ve onun sevgilisini hayal ederek mastürbasyon yapıyor. Bu sırada Maureen’in kadının sevgilisiyle yaptığı yazışmalar, arzunun yasak olanla ilişkisi üzerine. Kısacası Maureen’in bir tür ensest fantezisi yaşadığını, ‘sembolik annesi’nin kıyafetlerini giyerek, annesinin erkeğiyle seviştiğini söyleyebiliriz. Maureen, filmin sonunda kendi erkek arkadaşına dönerek belki Ödipal karmaşasını da yasıyla birlikte geride bırakıyor, büyüyor.

Film Kristen Stewart’ın çok iyi oyunuyla ve Assayas’ın iyi yönetmenliğiyle kendisini rahatlıkla izletiyor. Ki zaten film Cannes’da Assayas’a en iyi yönetmen ödülünü getirdi. Bunlara rağmen, Hayalet Hikâyesi’nin tuhaf ve açıklanamaz şeylerle dolu bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Filmdeki cinayet, bir yere oturmuyor. Maureen’le, emrinde çalıştığı Kyra’nın sevgilisi Ingo olduğunu tahmin ettiğimiz kişi arasındaki cep telefonuyla yapılan chat’leşme neye işaret ediyor? Muhtemelen ruhlararası bir iletişime benzetiyor yönetmen bu tarz sohbeti... Teknolojinin iletişimi devrimci bir dönüşüme uğrattığını, daha doğrudan bir iletişim sağladığını düşünüyor herhalde... Ya da cismen yanımızda olmayan varlıklarla iletişim kurmak ile, hayaletlerle iletişim kurmak arasında bir bağ ya da bir benzerlik kuruyor.

Ya ektoplazma kusan hayalete ne demeli? Bu tuhaflıklar, filmi Cannes’da yuhalayanların ruh halini açıklayabilir.

Her koşulda, ‘Hayalet Hikâyesi’ seyretmeye değer. Kristen Stewart’ı hiç bu kadar oğlan çocuğu gibi görmemiştim. Kristen daha önce, feminen ile oğlan çocukluğu arasındaki bir yerdeydi. Denge feminenlik aleyhine bozulmuş gibi geldi bana. Onu hiç bu kadar ‘butch’ görmemiştim.

*****

‘93 Yazı: Kardeşle yaşamaya alışmak

‘93 Yazı’ hakkında geç de olsa bir şeyler yazmak ihtiyacı duydum. Bunun bir nedeni bu hafta yazdığım ‘Hayalet Hikâyesi’ gibi ‘93 Yazı’nın da bir kayıp ve yas hikâyesi oluşu. Bir diğer nedeni de filme dair söylenmesi gereken şeylerin söylenmemiş olduğunu düşünmem.

‘93 Yazı’, babasından sonra annesini de kaybeden 10 yaşındaki Frida’nın dayısının ailesiyle birlikte yaşamaya başladığı dönemi anlatıyor. Frida için çok çok zor bir dönem bu. Bir defa bağlandığı insanları kaybetmiş olmaktan dolayı yaşadığı şok var. Yeniden birilerine bağlanırsa veya onları da kaybederse? Bu yüzden bağlanma sorunları çekiyor. İkincisi baba, anne ve dört yaşındaki küçük kızlarından oluşan ailenin bütünlüğü ve kendi ailesizliği arasındaki farktan nefret ediyor. Kendisine sahip çıkan bu aileyi kıskanıyor. Özellikle de yeni kızkardeşi Anna’yı kıskanıyor. Anna, gerçek anne ve babasına sahipken, Frida’nınkiler ölmüş. Frida, neredeyse Anna’nın ölümüne neden olacak şeyler yapıyor. Onu, ormanda terk ediyor bir defasında. Bir başka kere de Anna’yı boğulabileceği derin sulara çekiyor. Frida’nın, Anna’yla klasik kardeş kıskançlığı yaşadığı da söylenebilir. Frida, daha önce ailesinin tek çocuğuyken, şimdi yeni anne ve babasını Anna’yla paylaşmak zorunda. Ve üstelik bu yarışta Anna hakiki kız olarak avantajlı konumda. Frida’nın kötücüllükleri, kardeşini öldürme girişimleri ‘93 Yazı’nı masum, mağdur ve gözü yaşlı yetim kız çocuğu filmlerinden ayırıyor. Acının acılaştırması üzerine düşündüren bir film haline getiriyor. Fakat Frida ne kadar acılaşmış olursa olsun, ne kadar kardeşinin ölümüne neden olabilecek şeyler yapacak kapaside olursa olsun, film, bize onun çok acı çeken bir çocuk olduğunu unutturmuyor. Ve her şeye rağmen masum olduğunu... Kötülük bile masum olabiliyor. ‘93 Yazı’ en çok bu söyledikleriyle değişik ve önemli bir film.