Karınca Koyu
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Atılan her bomba, alınan her canla, yeniden şekilendiriliyor

Atılan her bomba, alınan her canla, yeniden şekilendiriliyor Ortadoğu, o büyük ekranda… Tüm dünya da seyirci olup bitene, sosyal medyada ölen çocukların kanlı ayakkabılarına ait fotoğraflar dolaşıyor. Uzaktaymış gibi olup bitiyor her şey, hâlbuki Soma’dan daha uzak değil, Zeytinburnu’ndaki o patlama kadar yakın… Helene Cixous’nun rüyasını hatırladım, gökyüzüne bakıp dolunayı izlerken… Rüyasını anlattığı metnin sonunda, “Yanılsama her şeyi kapladı. Birbirimizi duymaz olduk. Uçağın ağır uğultusu alıp götürdü bizi. Olmuştu işte. O şey.”*

Olmuştu o şey, birbirimizi duymadığımız için olmuştu, yanılsama her şeyi kaplamıştı. Artık kendi sesimizi bile duyamaz olmuştuk, savaş uçaklarının gökyüzünde çıkardığı uğultu yüzünden. Televizyonların sesi açıldıkça iç sesi kısılan insanlar, ekranlara baktıkça görmez oluyorlardı ya olup bitenleri, yanılsama böyle böyle kaplıyordu her şeyi. İç sesini duyamayan ve dışarıyı göremeyen insanlar, Baudrillard’ın “tehlikeli kitle” dediği şeyi oluşturuyordu; hani şu her şeyi alıp götürmek, yağmalamak, yemek, yutmak ve güdümlemek isteyenleri… Bu “tehlikeli kitle”nin yarattığı kültürden ortaya çıkan şey, paniğe kapılmış bir dünyaydı, herkesin hareket etmek zorunda kaldığı… Hareket etmeyenler kurşuna diziliyordu sanki. Durunca üzerlerine baş edemeyecekleri bir yalnızlığın ve hüznün çökeceğini bildikleri için belki de…

Gezi’de “Duran İnsan” eylemi, bu açıdan da anlamlıydı, durmadan ve durdurmadan hiçbir şey değişmeyecekti; Baudrillard’ın bahsettiği şu “için için kaynama” durumu, en iyi dururken ortaya çıkıyordu çünkü, hüzün gibi… Devlet ve iktidar da için için kaynıyordu Baudrillard’a göre, çelişkiler aracılığıyla ortadan kalkmaları bir hayaldi artık… Alışveriş merkezinde iftar yaparken Gazze için dua etmenin çelişkisini umursayan yoktu ama tam da bu yüzden inanır göründükleri her şeyin altını oyup değersizleştiriyorlardı kendileriyle birlikte. Ne kadar güç elde ederlerse, o kadar sonlarını hazırlıyordu iktidarlar. Sorun, kendileriyle birlikte başkalarını da yok etmeleriydi, sosyal medyada kanlı ayakkabılarına ait fotoğrafların dolaştığı o çocuklar gibi…

Birkaç hafta önce, her şeyi durdurup uzak bir adaya kaçmıştık sevgilimle. Durmak, kaybolmaktı; adadaki ormanda kaybolmuştuk biz de. Sonra devasa bir karınca yuvasıyla karşılaşmış ve karıncaların ormanın içinde açtığı yolu takip ederek ıssız bir koy keşfetmiştik. Kaybolmak, keşfetmekti aynı zamanda… O ıssız koya, Karınca Koyu adını vermiştik biz de.... Düşte gibiydik… Kendimizi berrak ve sakin sulara bırakıp, o ıssız koyda sesimizin yankısını dinlerken, korkunç bir uğultu yuvarlanarak bütün havayı doldurmuş, sesimizi boğmuştu… Üzerimizden savaş uçakları geçiyordu, alçaktan uçtukları için o dingin koy, çırpınıyordu artık. Yolunu karıncaların gösterdiği, kaçıp sığındığımız ıssız bir koyda bile, her şeyi yok etmeyi kafasına koymuş hayata düşman ideolojik makinenin varlığını hissetmiştik.

Helene Cixous’nun gördüğü rüyaya benzer bir rüya gördüm, Gazze’ye saldırıların başladığı gece. Rüyamda, Karınca Koyu’nda uzun bir direğin üzerinde kırmızı bir kurukafanın olduğu kapkara bir tabela vardı. Tabelanın üzerinde şöyle yazıyordu: “Dibe dalmak yasaktır!” Uyarıyı dikkate almayıp dibe dalınca, o masmavi su birden sararmış, biraz dikkatlice bakınca denizin dibinde yüzlerce çocuk ayakkabısının yan yana dizili olduğunu görmüştüm, hiçbiri çift değildi. Rüyamda, korku içinde yüzeye doğru yüzdüğümü hatırlıyorum. Başımı sudan çıkarınca, “Dibe dalmak yasaktır!” yazılı tabela televizyon ekranına dönüşmüş ve beni göstermeye başlamıştı, suyun üstündeki bir kafa... O ıssızlığın içinde izlendiğimi görmek, denizin dibinde çocuk ayakkabılarını görmek kadar ürkütücüydü.

İçin için kaynayan dünyada siyaseti saran tepkisizlik, ekranların dibinde ölmüş çocuklara ait ayakkabıları biriktiriyor her geçen gün... “Ölmezsem, öldürmezsem / kim benim farkıma varır?” diyordu ya Abdo, Turgut Uyar’ın şiirinde; durmazsak, durdurmazsak farkına varamayacağız dünyanın azar azar yok edilişinin… Yanılsama, hareket edenlerin uğultusuyla yayılıyor; durmak, kuşuna dizilmek için duvar dibinde bekleyenlerin cesareti ve endişesini taşıyor… Hüznü sevinçle yaşamalı, kurşuna dizilirken gülümseyenlerin hayata karşı duydukları o dipteki inançla…

*Helene Cixous, “Rüya Dedim Sana”, YKY