Karnenizi, diplomanızı aldınız; ya sonra?
ÜNAL ÖZMEN ÜNAL ÖZMEN

Bugün ilkokul, ortaokul ve ortaöğretime devam eden 16 milyon 3 bin 579 öğrenci karne, bu öğrencilerin dörtte biri karneyle birlikte diploma alacak. Not heyecanı yaşayan yükseköğretim öğrencisi ise 2 milyon 612 bin 305’i önlisans, 4 milyon 139 bin 798’i lisans olmak üzere 6 milyon 752 bin 103.

İktisatçılar diplomaya bonservis öğrencilere beşeri sermaye diyor. Ekonomik kavramlarla anıldıklarının ayırdında olmasalar da öğrenciler kendilerinden maddeler dünyasında başarı beklendiğinin farkında. Nasıl farkında olmasınlar ki, velisi belgesine çocuktan önce uzanıyor; karnendeki rakamları sayı olarak görüyor, sınav sonucuna ekonomik değeri açısından bakıyor. Haksız da sayılmaz, onca masrafın, emeğin karşılığını almak istiyor insan.

Eğitim, öğrenene ekonomik karşılığı olan yeterlilikler kazandırmalı; fakat eğitimin önceliği, üretilenin insani ihtiyaçları karşılamasını, adil ve eşit bir şekilde paylaşılmasını sağlayacak değerler kazandırmak olmalıdır. Ne yazık ki Türkiye eğitim sistemi, değerli dostum Adnan Gümüş’ün 2 Haziran tarihli “MEB’e çağırı” başlıklı Evrensel’deki yazısında belirttiği gibi öğrenciyi bilim, sanat ve felsefe ile üretilen akla, iradeye, çabaya bağlı yaşamda bize kılavuzluk yapacak değerlerden hızla uzaklaştırıp dini-milli davranış kalıplarına hapsediyor. Bu gidiş hem öğrenciyi hem veliyi hızla iktisadi nesnelere dönüştürüyor.

Öğrenciyi ve ailesini motive eden, ülkenin eğitilmiş iş gücüne sunduğu iş imkânlarıdır. En büyük istihdam kapısı ve hala istikrarlı gelirin adresi devlet, memurunda bilgi, beceri, yetenek aramıyor, işe kabulde sadakatini test ediyor. Özel sektör iş ortağı olduğu devletten farklı değil; inşaat, kasiyerlik, montaj gibi bilgiye ve yeteneğe en az ihtiyaç duyulan alanların dışında iş imkânı yaratamıyor. Türkiye fiziksel sermayesinin (para pul, mal mülk) bilgiye ihtiyaç duymaması, eğitim sisteminin ekonomik değeri olan bilgi ve beceri kazandırmaktan uzaklaşmasına yol açıyor. Haliyle Türkiye'nin eğitim kurumları, devletin sadık yurttaşlar beklentisini karşılamak durumunda kalıyor.

Okulların, çağın gerektirdiği bilgi, beceri ve yetenek kazandırdığı gençlerin proje geliştirip, marka yaratıp üretimi ve dolayısıyla ulusal geliri yükselteceği düşüncesi, insanı sermaye olarak ele alan iktisatçılar tarafından bilinçli bir şekilde pompalanıyor. Öğrencilerin beşeri sermaye olarak görülmesi fiziksel sermayenin sorumluluğunu göz ardı ediyor. Oysa bireye üretimde kullanacağı yeterlilikleri kazandırması beklenen eğitim politikalarını fiziksel sermaye belirliyor. Ayrıca, Türkiye’nin fiziksel sermayesi beşeri sermayesini heba ediyor.

"21. yüzyılda yenilikçiliğe önem verilmesi, bilim ve teknoloji kapasitesinin artırılması, beşeri sermayenin geliştirilmesi, bilgi ve iletişim teknolojilerinin her alanda etkin biçimde kullanılabilmesi büyük önem taşımaktadır. Aynı zamanda demokratik ve çok sesli bir ortamda, tüm gençlerimizi çağın gerektirdiği becerilerle donatmak da hayati bir değer taşımaktadır." Eğitime dair resmi söylemin amentüsü bu standart ifadeyi en son birkaç gün önce katıldığı bir çalıştayda eğitim bakan yardımcısı tekrar etti. Ekonomik sorunumuzun, nitelikli eğitimden geçmiş genç nüfusla çözüleceği tezine dayanan bu iktisatçı yaklaşım elinin altındaki “beşeri sermaye”yi kullanmaktan da aciz.

İyi bir üniversiteden mezun olmuş, ikisi yüksek lisanslı, biri doktorasını yurtdışında yapmış üç dilli dört dinamik genç var yakınımda. İkisi endüstri mühendisi, bir elektronikçi, biri ekonomist. Dördü de yabancı ortaklı kamu şirketlerinde çalışıyor. Bir araya geldiğimizde “Çağın gerektirdiği becerilerle” donatılmış gençlere kurumlarında yaptıklarını işi soruyorum; en eskisi on iki, en yenisi altı yıldır çalıştığı işyerinde tespihi masa bayrağına asılı ilahiyatçı amirinin emrine amade ayak işlerine koşuşturuyor. Bilgiye ihtiyaç duymayan, demokratik işleyişe sahip olmayan sahibi ister devlet ister özel sektör olsun fiziksel sermaye, bunlar gibi binlerce gencin aldığı diplomayı işe yaramaz hale getiriyor.

Yeterliliğinizin referansı olarak diplomanızla kapısını çaldığınız işveren, sizin sadakatinizi test edecek. Bireyin kapasitesini kullanmasına izin vermeyen sadakat herkesin ortak özelliği olacaksa birbirimizle yarışmaya, karneye-diplomaya bu kadar anlam yüklemeye ne gerek var!