Karşı yaka Altın Damlayan Ağaç
HANDE DEMİRCİOĞLU HANDE DEMİRCİOĞLU
Agrilia (Alaçatı) Anfi Tiyatrosu'nda dinlediğim konser sonrası, asmanın altında soluklanmaktaydım...
Agrilia (Alaçatı) Anfi Tiyatrosu'nda dinlediğim konser sonrası, asmanın altında soluklanmaktaydım. Kamusal alanın dinamik dönüşümü, metakültür politikaları üzerine derin düşüncelere dalmışken; yan masanın garson ile kısa konuşması arasında “karşı yaka”dan geldik dediğini işittim. Arkama dönerek lafa girdim, ayaküstü bir kaç sözcük. Kısa sohbetten sonra kayalıklara yürüdüm. Altın Damlayan Ağaç’ları görebileceğim, kayalıklara...
Bazen bir söylencedir, bazen bir ezgi… Göçlerin, kaçışların, tutkulu aşkların hikâyelerinden örülür; “Karşı Yaka”. Bilenler bilir coğrafyada doğup büyüyenlerin ya da yolu düşenlerin bir karşı yaka hikâyesi mutlaka vardır. Çokluk ince meseleler, tuhaf, absürt hadiselerdir. Belleklerde yer eder.

Bendeki hikâyelerden biri yapışkan yakalama! Epey zaman önce, büyükbabamla şafak söktükten kısa bir süre sonra tekneye atlar, karşı yakaya nam-ı diğer Sakız (chios)’a geçerdik. Pasaportsuz falan. Taze yapılmış sakız reçelini kahvaltıya yetiştirme telaşıyla sabah gidişlerinde aceleci olurduk. Altın Damlayan Ağacın reçinelerini istediğim kadar toplayamazdım. Yapışkan yakalama oyunu kısa sürerdi. Bellek işte boşalmaya başladı mı bir kere… Chios’tan Alexi gelirdi, çat kapı. Bizim zeytinliğin yağı olmadı mı yemeklerinin lezzetsiz olduğunu söylerdi. Mezelerin kıvamı tutmuyormuş, müşteri de fark ediyormuş, tat değişikliğini. 

Karşı Yaka, 30 dakika mesafede, görüş alanında bir yerdi ve Ege(Ailos)nin iki yakasında, deniz yüzlü insanlar türlü sebeplerle gider gelirdi. Ağaçlar büyürken, mevsimler dönerken, zaman zaman içinde, bir mite dönüştü bu durum.

Her neyse araya giren; sınırlar, çıkarlar, küçük hesaplar. Bir bakışı bir gülüşü unutturan o bitmek bilmez akıl dışı kararlar… Evini, dostlarını, hayat denen inşayı yok sayan.

Sahi nasıl oldu? Yıllar içinde azınlık diye yaftalanan, öfkeden, şiddetten beslenen bir dile teslim olundu. Zihnimin sınırları bu inkârı anlayamıyor, anlamlandıramıyor. Doğanın dengesine, insanın erdemine aykırı bu hali sindiremiyor.

Kayalıklarda poyraz mı sertleşti, utancın kıskacında ruhumun kanı  mı çekildi, anlayamadım. Fazlaca üşümüşüm.

Birkaç  gün önce, 1936 kararları ile ilgili son derce kıymetli ve takdir edilmesi gereken bir adım atıldı. Bizleri barışa yaklaştıran, insanlık onuruna yakışan bir adım. Rum, Ermeni, Süryani vatandaşlarımızın gasp edilen mallarının iadesi kararı. Taşların yerinden oynadığı coğrafyamızda, alkışı hak eden bir davranış.

Boşluklu belleğimizden çekip çıkardığımız, anlamaya, anlamlandırmaya, sorgulamaya çalıştığımız sözcük; YÜZLEŞMEdir.

Güç koşullarda, durumun adını koymamız, seçim yapmamız, bir yalanı  açığa çıkarmamız, bir açmazın üstesinden gelmemiz, soruna hakiki bir neden bulamamız, çetin bir ikilemi çözmemiz gereken durumlarda bizi ayakta tutan, aynı zamanda kendi başlı  başına bir “etik” olan, insanın bu yüzleşebilme yeteneği ve becerisidir.

Üşüdüğüm gecenin sonunda taş sokaklardan eve doğru giderken şafak söküyordu, umut peşi sıra. Efsanelerin yatağı bu köyde yirmi birinci yüzyıla ait bir mit şekillenmekteydi;     Başka ve birlikte varoluşu kutsamak  adına.