Kartallı Kazım’lardan biri
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ
Kuvay-ı Milliye Destanı’nda Nâzım’ın bize tanıttığı kişilerden biridir Kartallı Kazım.

Kuvay-ı Milliye Destanı’nda Nâzım’ın bize tanıttığı kişilerden biridir Kartallı Kazım.

Nâzım, şiirde sınıf meselesinin nasıllığını olağanüstü bir yalınlıkla çözmüştür bu eserinde. Bir mülksüz ve emekçinin savaşla ilişkisi, savaş meselesindeki konumu bundan daha güzel şiire dönüştürülemez;
"Dövüştü pir aşkına,
Yaralandı birkaç kere
Ve saire
Ve kavga bittiği zaman
Ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı,
Kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan”

Şiirde geçen Kartallı Kazım, Pendik Yayalar Köyü’nden İbrahim
Göleber olduğu bilinmektedir. Hatta geçen hafta, köyündeki mezarı başında çocuklarının da katıldığı bir anma töreni düzenlenmiştir.
            
Anısına saygımız bir yana, aslında konumuz şiire kaynaklık eden kişi değil. Geçen hafta başka bir “Kartallı Kazım”ın kitabı elime ulaştı. Sorun Yayınları “Sırrı Öztürk’ün Kısa Biyografisi” başlığı ile bir kitap yayımladı. Kitabın kapağındaki uzun açıklayıcı ad, aslında bir özet; “İşçi Sınıfının Sendikal ve Siyasal Birliği Davasına Adanmış Proleter Devrimci Bir Yaşam.”
Dağlarca, bir konuşmamızda, “Sırrı Öztürk çakı bıçak gibi bir adamdır. Eğilmez,
kırılmaz, içine kapanır. Her daim keskin. Bir tane üretilmiştir.Başka yoktur” demişti. Üstad Dağlarca, kişiler hakkında konuşurken, olumsuz bir yanını da dile getirirdi. O gün de Cağaloğlu’nun eskilerinden konuşmuştuk. Söz Sırrı Öztürk’e geldiğinde, ilk sözünü söyledikten sonra, az gören gözleri ile bir süre odanın boşluğuna bakmış, “çakı bıçak gibi” diye yinelemiş, eliyle de bir çakı bıçak hareketi yapmış, başka bir olumsuz nitelemede bulunmamıştı. Dağlarca da olsa, diyemezdi, yoktu çünkü.
          
Sırrı Öztürk de bir Kartallı Kazım’dı. Tek fark, onun kavgası hiç ama hiç bitmedi, sürüyor. Hiç bir şeye sahip olamadan hala işçi sınıfı düşüncesinin inatçı bahçıvanı. Öyle ki, kendisine karşı açılan bir davada, aleyhine hükmedilen tazminatı ödemek için Aksaray’daki elli dört metrekarelik evini gözünü kırpmadan satmış ve tazminatı ödemiştir ve başlatılan icra takibini durdurmuştur. Çünkü, basılan kitabın sorumluluğu onun için bir proleter devrimci davranışı ve “namus”tur. Kavgalı olduğu düzenin yöntemleriyle, yani icrayla uğraşmak yerine, kendi yolunu seçmiş, mülk tamahının beyhudeliğini de kendi pratiğiyle göstermiştir. Yetmiş yaşından sonra evsiz kalma pahasına! Çünkü o, hep dediği gibi, mücadele içinden; Kavel’den, Kanlı Pazar ve  15-16 Haziran pratiğinden gelmiş bir kişidir.
               
Dava konusu kitabın adı; “Ziverbey’den Susurluk’a Bir Mit’çinin Portresi- Mehmet Eymür.” O zaman dokuz baskı yapan, okunması gereken yerler ve kişilerce okunmuş olan bu kitap için ödenen bedel, devrimci bir kararlılıkla kabul edilmişti. Bunları yazdığım için eminim beni de en sert biçimde eleştirme olasılığı  yüksektir; olsun.
           
Daha önce bu sütunlarda “solun sefaletinden” söz etmiştim. Sırrı Öztürk, solun sefaletine karşı duran dirençli bir köktür. Akan nehrin ortasında, akışa ve türlü dalgalanmalara  karşı duran yalnız kökler vardır. Öyle bir kök. Eğer karşılaqşmış olsalardı, Nâzım’ın şiirine bir kahraman olarak girecek denli sağlam bir yürek.

Haftanın dizesi; “kendini beklemek zaman alır” ( Azade, Celal Soycan, Şiirden Y.)