Katar gibi olmak…
L. DOĞAN TILIÇ L. DOĞAN TILIÇ

Dünyanın en son model otomobillerini görebilirsiniz Katar yollarında. Klimalarla soğutulan “yok yok” mağazalarını… Bu liste uzar, ama kişi başına milli geliri 130 bin dolara yaklaşan Katar’ın dünyanın en zengin ülkesi olduğunu söyleyip geçelim.

İşte o hesaba bakıp, Katar gibi olmak için can atan çok insan vardır. O Katar, yaptırımlarla karşılaşınca, klimalı muhteşem marketleri bomboş kaldı. Türkiye, İran sebze-meyve, mercimek-nohut göndererek imdadına yetişmese, açlıktan ölebilir kişi başı 130 bin dolar gelirli Katarlılar.

Bugün köşe boş da kalabilirdi; “Hafta sonunda bedenen çalışma sonucu eli kolu tutmaz hale gelen yazarınız yazısını yazamamıştır” notuyla... Küçücük bahçemin otlarını yolmaktan; domateslerin, biberlerin, patlıcanların, salatalıkların dibini çapalamaktan; alabaşları seyreltip söktüklerimi başka yerlere dikmekten; karalahanaların yapraklarını haşlayıp dondurmak için toplamaktan bedenen çalışmaya alışık olmayan bendenizin ağrımayan yeri kalmadı.

Dün CHP Milletvekili Orhan Sarıbal’ın BirGün’deki “Tarım ülkesi Türkiye nasıl dışa bağımlı hale getirildi?” yazısını okuyunca, köşeyi boş bırakmak tarlaları boş bırakmayı düşündürdü, yazdım.

“Türkiye, dünyanın kendi kendine yetebilen yedi ülkesinden biridir” diye ezberlediğimiz, yerli malı haftaları kutladığımız yılların üzerinden çok zaman geçti. O arada “Zeytin mi önemli, tesis mi?” kafalarıyla yönetilirken, bir taraftan en zor zamanlarda kurulan sanayi tesislerini satıp mirasyedi gibi savuran; öte yandan kendine yetmek şöyle dursun, aç kalmasın diye Katar’a gönderdiği bulguru, nohudu da dışarıdan alan bir ülke olduk.

Oysa Katar gibi çölün ortasında oturmuyoruz. Sarıbal’ın giriş cümlesinde dediği gibi; “Coğrafya ve iklim bakımından çok elverişli konumda bulunan ve çeşitlilik gösteren ekolojik bölgelere sahip olan Türkiye bitki çeşitliliği bakımından oldukça zengindir.”

Emperyalizme karşı savaşla kurulmuş bu “zengin” ülke, II. Dünya Savaşı sonrasında Marshall Planı ile tarımını emperyalizmin en azgın saldırısına açtı. Ege’nin zeytinyağını, Orta ve Doğu Anadolu’nun tereyağını yiyen insanlara margarinler dayatıldı. Sümerbank’ın kendi pamuğumuzdan ürettiği basma aşağılandı.

“Zeytinyağlı yiyemem aman / basma da fistan giyemem aman. / Senin gibi cahile, / ben efendim diyemem aman” türküleri eşliğinde, sağ politikalarla yağmalanan “tesisler” ve “tarım alanları” bizi “zeytin mi, tesis mi” diye sorulan bugünlere getirdi.

Tesis yapanların nasıl tesis yaptıkları belli! Memleketin 23,9 milyon tarımsal üretim yapılan arazisinden yalnızca 6,2 milyon hektarı sulanıyor!

Sulama da “tesis” gerektiriyor ama “zeytin mi tesis mi” aklı, onları tesisten saymıyor. “1991-2002 arasındaki 12 yıllık dönemde 714 bin hektar arazinin sulamaya açılmış olmasına karşılık, 2003-2014 yıllarını kapsayan AKP döneminde ancak 595 bin hektar alan sulamaya açılabilmiş”; yani “AKP döneminde yılda ortalama 50 bin hektar arazi sulamaya açılırken; AKP’den önceki dönemde yılda 60 bin hektar alan sulamaya açılmış.”

Sonuç, doyuracak boğaz sayımız artarken tarımsal üretimimiz düşüyor. 1988’de kişi başına 380 kg buğday üreten Türkiye bugün 290 kg üretebiliyor.

Pahalı girdilerle beli bükülen çiftçiyi; eti, sütü, nohudu, fasulyeyi ucuzlatmak adına ithalatla terbiye etmeye çalışan iktidarlar, sonunda tarlalarını ekmekten vazgeçen, köylerini bırakıp ne iş olsa yapmak için şehirlere göçen kitleler yaratıyorlar.

Dünyanın kendine yeten yedi ülkesinden biri, şimdi buğdayı, nohudu, fasulyeyi, mısırı dışarıdan alıyor. “2002 yılında 1,5 milyon ton olan bakliyat üretimi 2016 yılında 1,1 milyon tona düşmüş”, yani AKP iktidarında yüzde 28 oranında gerilemiş!

Şimdi, zeytin ağaçlarını hedef alan “tesis mi, zeytin mi” anlayışına karşı göğsünü siper edenleri de “dışardan komutayla memleketi karıştırmaya çalışan Geziciler” olarak damgalayan bir iktidar aklı var.

Bu akılla varılacak yer Katar gibi olmaktır; kişi başına milli gelir açısından değil, tarımsal üretim açısından!