Katillik deneyimleri
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

Tavan demokrasisine uygun düşen bir taban faşizminin örnekleri yaşanıyor son günlerde, özellikle hız kazanarak. Her alanda geçerli bir gözlemdir bu.

“Doğal hâkim” diye bir tanım vardır.  Kişi hak ve özgürlüklerinin güvencesidir sözde. Suç işlenmeden önce hâkimin belli olması demektir. Yani hâkim suça göre belirlenmemiş olacaktır böylece. Ama, bazen hâkim doğal oluyor da, verdikleri kararlar doğal olmuyor bu “güzel” memlekette. Memleketin çok farklı yerlerindeki hâkimlerden aynı tutuklama kararları “neşet” ediyor nedense. “Hırsız ve katil” dendi mi, karar hazır! Bu da doğal hâkimin doğal olmayan GDO’lu kararları işte. GDO da öyledir; bakın tarlalara, bütün mısırlar aynı boydadır. Doğal olandaki farklılıkları göremezsiniz. Kavramlar böyle pırtlatılıyor; hukuksal determinizmden siyasal determinizme…

Suç, korku, nefret; hepsi de iktidarların kullandığı yöntemlerdir. İktidarların niteliğine göre kullanma biçimi değişir. Örneğin, sömürgecilik vahşetinin mirası olan etnik nefret, Ruanda’da Hutu ve Tutsi’ler arasında soykırıma neden olur. 1994 yılında üç-dört ay içinde sekiz yüz bin kişi doğrandı, vahşice katledildi. Radyodan yapılan “Kara böcekleri öldürün” yayını ile büyük bir soykırım yaşandı. İnsanlar komşularını öldürdüler. Hutular, ılımlı Hutuları ve Tutsileri…

Afrika bize uzak gelebilir. Peki, daha geçen yaz, burnumuzun dibinde Ezidi katliamı yaşandı. Ezidileri biz Şengal Dağı’nda perişan halleri ile anımsıyoruz. Ama onların yaşadıkları bir şehri ve komşuları vardı. IŞİD Ezidileri katletti. Ama sadece onlar değil; bir gün önce komşu olan başka bir etnik kesimden insanlar, ertesi gün onlara saldırdı. Bu da bir gerçeklik.

Şair Tuğrul Keskin’in kitabına konu olan 1919’da kardeş halka kurşun sıkmak istemediği için idam edilen 200 Yunanlı askerin öyküsü geçen yıl tartışıldı. Tarihsel gerçek ya da değil; hiç önemi yok. Bu güzel bir öyküydü. Ama İzmir’e Yunanistan askerleri girince, yüz yıllık komşular arasına düşmanlık da girdi. Aynı biçimde, Ermeniler sürülürken onları koruyan Türk komşuları olduğu gibi, mallarına konan Türk ve Müslüman komşuları da vardı.

İoannis N. Grigordias, Türk ve Yunan milliyetçiliğinin aynı kaynaktan; dinden yararlanılarak nasıl oluşturulduğunu yazmış (Kutsal Sentez- Yunan ve Türk Milliyetçiliğine Dini Aşılamak, Çev. İdil Çetin, Koç Üni. Y.). Ulus devlet ve ulus inşa sürecinde, birbirine rakip ve aynı coğrafyadaki iki ülke, aynı kaynaktan yararlanıyor. Ve bu aynı kaynak, iki ulusu, milliyetçilik ve muhafazakârlık ekseninde karşıt konuma getiriyor. İktidarlar bunu hep yapar.

İşin içinde nefreti kullanmak olunca, istenen sonuca ulaşma garantisi var. Nefret, suç, korku, düşman, güvenliksizlik… Bunları üretirsin, yaratırsın ve gerektiği zaman kullanırsın. Ülkenin müstakbel devlet başkanı, her gün yinelediği nefret dili ile, siyasal determinizm doğrultusunda, Ruanda’da kullanılan dile yaklaşıyor. Sadece söylem biçimi farklı, içerik aynı. Yarın otuz beş milyona, öteki otuz beş milyonu öldürün, derse, hiç şaşırmam. Aslında yavaştan demeye başladı bile: Feministleri din adına hedef göstererek! “Katil ve hırsız” sözcüğüne tepki de bu yüzden zaten. Oyunun bozulması istenmiyor. Dünyanın katillik deneyimleri bizi doğruluyor.

Haftaya dize; “şimdi kuşlar havalanıyor hayallerimizden” (Deniz Durukan, Şakağına Daya Beni; Yasakmeyve y.)