Kavşakta bir kent-II
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ
Hızla anonimleşiyor İstanbul. Öz ve biçim olarak. İstanbul olmaktan çıkıyor, herhangi bir metropole dönüşüyor.
Kavşakta bir kent-II

Hızla anonimleşiyor İstanbul. Öz ve biçim olarak. İstanbul olmaktan çıkıyor, herhangi bir metropole dönüşüyor. Anonimleşme elbet olumsuz anlamda. Bir ortaklaşmacılık veya paylaşımcılık anlamı yok.

Epey dolaşıp, notlar aldığım Zaporoje ile karşılaştırmam da bu anonimleme yüzünden.

Kent ve konut/yaşam alanı arasında, mesafe olarak ve fiziksel olarak ayıran bir engel  yok Zaporoje’de.

İçe ve dışa açık olan, içe ve dışa bakan konut/ konut blokları vardı. Hem blokların ortasındaki geniş ağaçlık alana, binaların ve içinde yaşayanların kendine ve birbirlerine baktığı yapılar. Bir yandan da, blokların önünden kentin içine, çalışma alanlarına giden yollara bakan yapılar. Nazım Hikmet, bu tür bahçelerden ve orada sükunet içinde oturmaktan söz eder bir yazısında.

“İşçi sınıfı mahallesi; Genellikle kentin dışına, kömür madeni ocaklarının veya demir-çelik fabrikalarının hemen yanına çabucak inşaa edilmiş bu mahalleler çok içine kapanıktı. Bunlar bir yaşama yerinden çok bir yaşama biçimiydi... (Kent, Toplum, Müze; Tarih Vakfı Yayınları, S.38, Ulrich Borsdorf yazısı). Alıntı, 1900 yıllarda Essen’deki endüstriyel gelişme dönemine ait bir kente ilişkin.

Sosyalizm deneyiminde “işçi sınıfı mahallesi” yeğlenmemiş. Merkeze yakın, geniş yollarla ulaşılan, kare konumlanışlarla, geniş ağaçlı bir iç bahçeye sahip yaşama alanları oluşturulmuş.

Bütün bunları gördükten sonra, elimizin altında ve kesin doğru kanısını uyandıran, Soğuk Savaş dönemindeki bize sunulan tüm “bilgi zenginliğinin!” kaba propagandasının bir kez daha ayrımına varıyor insan.
 
Gözlemlerimi, evinde konuk olduğum arkadaşıma anlattım. Yeni zamanlarda  bir tür ironi olarak “Polütbüro” adı verilmiş bir restorandaydık. Benzer bir biçimde Kiev’deki bir alışveriş merkezinin adı da “Bolşevik” idi; bunlarla içimizde küçük bıçaklar birikiyor.

Gözlemlerin yanında, Zaporoje’den bir bıçak daha aldık vicdanımızın orta yerine. Getirdik memlekete.
 
Kentin tren garında bir akşam vakti. Trenler hala önemli bir ulaşım aracı ve garlar da önemli.
 
Yolun kıyısında, arabada, bir yolcu bekliyoruz. Hava soğuk. Önümüzde çöpler. Temiz, ürkek bir adam geldi. Pantolonun paçaları özenle kıvrılmış. Temiz bir mont. İçi kürklü, kulaklıklı şapka. Açık sarı tenli, ince, tipik bir Slav. Ve eğitimli bir edada.
 
İnce elleri ve parmakları ile çöpleri ürkekçe karıştırdı. Bir kap buldu. Mönüyü zengin göstermek için uydurulan fast-food salatalarından. Sonra, yine araştırmaya başladı. Evet, buldu sonunda; bir çatal! Çöpten bulduğu yiyeceği eliyle yemeyecek denli “kentli” terbiyesine sahip. Aldı. Çatalla, salatayı alışkın olmadığı bir sıradanlıkla yemeye başladı. O koşullarda ben olsaydım, elimle yerdim!
 
Arkadaşım ve ben, yemeğe gitmek için orada üçüncü arkadaşımı bekliyorduk.
 
Çöpte bulunan plastik çatal, Bursa’nın çelik bıçağı oldu, girdi vicdanımıza.

100. yazı

Yüzüncü yazıya ulaştık. Yüzüncüde niye hâlâ Zaporoje? “Zaporoje insanları niye ilgilendirsin ki” dedi karım. Düzelti için okurken. “Çok uzak, yabancı”. Çok önemli olduğu,  yeni ve bilinmeyen olduğu için değildi yazmam. Sosyalizmin en kötüsü, kapitalizmden iyiydi; yüzüncü yazı için en anlamlı söz budur, vesselam.

Haftanın dizesi; “Ayrıntılarına kadar eskiyiverir aşk” (C. Hakkı Zariç, Keşke Hiç... Hera)