Kayıp Jeton-2
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Aslında ne konuşacağımı bilmiyordum. İnsan, telefonda kendisiyle ne konuşabilir?..
Aslında ne konuşacağımı bilmiyordum. İnsan, telefonda kendisiyle ne konuşabilir? Üstelik konuştuğu kendisi, yıllar evvelinde yaşıyorsa…  Ama çöplükte unutulmuş bir jetonlu telefon kulübesi aracılığıyla insan böyle bir imkân bulamaz her zaman. Öncelikle hangi zamanda olduğumuzu sordum, telefonun diğer tarafındaki kendime. 1992’nin Aralık ayındaymışız. Kendisiyle kafa bulan birisiyle konuşurmuş gibi konuşuyordu benimle. Dedim ki ona “keşke henüz denemediğin şeyleri denemekten vazgeçsen… Acele kararlar almasan… Bildiğin birkaç şiir dizisi yüzünden, hayatı, tamamlanması gereken bir şiir gibi okumasan.” “Hayat, şiir değildir mi demek istiyorsun?” diye dikleşti hemen karşıdaki ses. Yanlış bir yerden girmiştim konuya. “Hayat, şiir olmaz olur mu? Ama bu şiir, bize şiir diye sunulanlardan farklı bir şiir. İkisini birbirine karıştırdığımız için değil mi bunca hayalkırıklığı?..” Ona ne anlatsam boşunaymış gibi hissettim. Eğer kendimi tanıyorsam, burnunun dikine gidip, her şeyi kendine göre deneyimleyecekti. Uzun bir sessizlikten sonra, “aslında doğru yapıyorsun” dedim, “sana nasihat verme niyetinde değilim. Hayatı sadece duygularla tanımaya çalışmanın sonuçları sandığından daha ağır olabilir” dedim. Tahmin ettiğim gibi gülümsedi telefonun diğer tarafındaki kendim. Birazdan küfrü basıp telefonu suratıma da kapatabilirdi. Ama öyle yapmadı. “Sanırım pişmanlıklar yaşamışsın çok” dedi sadece. “Hayır, şanslıydım fazlasıyla.” Böyle söyleyince yine güldü: “Sahip olduğun şans, belki de deneyimlediğin şeyler sayesinde gerçekleşmiştir.” Haksız sayılmazdı söylediklerinde. Hoşuma bile gitti, beni böyle köşeye sıkıştırması. Bütün pişmanlıklarımdan arınmış gibi hissettim o an. Aramıza yine derin bir suskunluk girmişti ki, hat kesildi ve jeton, iade kutusuna düşüverdi. Yaşadığım şey, bir düş gibiydi ve buraya birlikte geldiğim “her şeyi bilen dostum”u da unutmuştum. Şimdi dışarıda durmuş bana saatini gösteriyordu “geç kaldık” der gibi… Bir kere daha aramak istediğimi söyledim ona. Gerçekte ne yaptığımdan habersizdi. Böyle bir şeyin mümkün olabileceğine ihtimal vermiyordu o çok bilmişliğiyle… 

Bu defa genç yaşta yitirdiğim teyzemi hayal ettim. 12 Eylül’ün sessiz kurbanlarından birisi olarak 90’ların o karanlık atmosferinde hayata kapatmıştı o güzel gözlerini. Onu o kadar özlemiştim ki, azıcık sesini duymak bile mutlu olmam için yeterli olacaktı. Jetonu bıraktım yerine ve tuşlara dokunmadan telefonun ona bağlanmasını bekledim. Telefon önce meşgule düştü. Tekrar attım jetonu… Telefon uzun uzun çaldıktan sonra açıldı: Daha ilk “alo” deyişinde tanıdım teyzemin sesini... Ne diyeceğimi düşünmeden “teyze” diye başladım söze. O, benim gelecekten aradığımı bilmiyordu elbette. Sanıyordu ki, uzak bir şehirde öğrenciyim. Onu korkutmamak için anlatmadım hiçbir şey. Nasıl olduğunu, ne yaptığını sordum. Hasta olduğunu bildiğimi biliyordu ama sanki bilmiyormuşum gibi iyiyim dedi her zamanki gibi hayat dolu bir sesle. Kocası cezaevindeydi ve hasta olduğu için bir işte çalışamıyor, dantel yaparak ve ailesinden yardım alarak çocuğuna bakmaya çalışıyordu. Bir zamanlar “yoldaş” diye bildiği pek çok kişi onu yalnız bırakmış, herkes kendi derdine düşmüş ve savaş zengini dediği birileri de bu çözülmeyi bir fırsata dönüştürerek köşeyi dönmüştü çoktan. Ama şikayet etmiyordu hiç, etmezdi. İyilik ve güzellik galip gelecekti mutlaka, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen. Bunu nereden mi biliyordu? Ona daha önce bu soruyu hiç sormamıştım. Bu defa sordum ama: “Neden böyle Teyze” dedim “nasıl bu kadar umutlu olabiliyorsun?” Önce sustu bir. Böyle bir soru sormam ürkütmüş olmalıydı onu. Sonra ciddi bir ses tonuyla şöyle söyledi: “Umutsuzluktan korktuğum için.” Bu son söylediği söz, beynime bir kurşun gibi girmiş, ezbere bildiğim pek çok şeyi paramparça etmişti.

sözü, yutkunamadığım bir lokmanın boğazıma takılması gibi takılıp kalmıştı zihnimde. Umutsuzluğun insana neler yaptırabileceğini düşündüm uzun uzun. Korkulacak bir şeydi gerçekten de… Ama umutsuzluktan korkarak, umutlu olunamazdı ki? Kendimi düşündüm: Ne umut, ne de umutsuzluk vardı hayatımda. Sadece “doğru” olanı yapmak istiyordum. Doğru olanın tek ve değişmez bir şey olmadığını da biliyordum üstelik. Zaten işleri karıştıran nokta da burasıydı. Neydi doğru olan? Çernişevski’nin “Nasıl Yapmalı?”, Lenin’in “Ne Yapmalı?” kitapları gibi, bir de “Doğru Olan Ne?” kitabı yazılmalıydı acilen. Doğru olanın ne olduğunu bilmeden, “Nasıl Yapmalı?” ve “Ne Yapmalı?” soruları havada kalıyordu çünkü. Değişen doğrulara uygun yeni sorular soramadığımız için değil miydi bunca karmaşa? Belki de yarın Çernişevski’yi aramalıyım diye içimden kendime şaka bile yaptım. Rusça bilmeden Çernişevski’yle bir şey konuşamazdım çünkü. Üstelik onu hayal etmem de imkânsızdı. Bu “kayıp jeton”la yapacağım görüşmelerin hayalini kurarak  otobüsün penceresinden kararan gökyüzüne ve birbirine muhtaç milyonlarca insanın yaşamlarını sürdürdüğü beton binalardan parlayan ışıklara baktım. Bir ve aynı şeyken, bir ve aynı olamayışımız, insanın belki de en güçlü ve en zayıf tarafı olarak sanatın ve hayatın kaynağıydı aslında. 

Eve gidince, sokağa bakan balkona geçtim ve Frédéric Beigbeder’in “Bir Fransız Romanı”nı alıp okumaya başladım. Onca kitap arasında neden o kitabı seçtiğimi bilmiyorum. Hele ki böyle tuhaf bir günün ardından... Romanın ikinci bölümüne geldiğimde şöyle bir cümleye rastladım: “Ben çocukluğumu hatırlamıyorum.” Birden, bu “kayıp jeton” maceramın roman olabileceği fikri geldi aklıma. Beigbeder’in anlatıcı-kahramanı, “köklerinden koparılmış bir şimdinin içinde kaybolmuş, bir anındalık çağının ürünü”ydü, bu çağa mahkûm tüm insanlar gibi. Belki anımsamak için herkesin bir “kayıp jeton”a ihtiyacı vardır. Hep derler ya, “edebiyat hatırlamaktır”...