Kazanırken bunları yapan kaybedince neler yapmaz?
HARUN TEKİN HARUN TEKİN
Bu soru, 2011 seçimlerinden bir süre sonra gelmişti aklıma. Kendini sürekli sayılarla ifade eden, sandığı tek ölçü olarak gören bir parti, sürekli seçim kazandığı halde neden giderek agresifleşir?

Bu soru, 2011 seçimlerinden bir süre sonra gelmişti aklıma. Kendini sürekli sayılarla ifade eden, sandığı tek ölçü olarak gören bir parti, sürekli seçim kazandığı halde neden giderek agresifleşir?

Bir cevap, partinin özellikle “kalfalık” döneminde aldığı halle ilgili olmalı. Kurulduğu sırada doğal olarak bir muhalefet partisi olan, böyle devam etme ihtimalini de herhalde hesap eden bir yapı, zamanla, TOKİ’sinden ayakkabı kutusuna kadar ancak iktidardayken var olabilecek bir yapıya dönüştü. Ekonomik paylaşım bu haliyle ancak iktidardayken sürdürülebilirdi.

Bir başka cevap, iktidar zehirlenmesi ile ilgili. Denebilir ki kim bu kadar gücü elinde toplasa aklını kaybederdi. Bu kadarına hazır değillerdi ve kaybetme korkusu akıllarını başlarından aldı.

Bir cevap şu olabilirdi: Kadro eksikliğinden ve biat kültüründen dolayı kendini eleştirme kabiliyetini kaybetti, ve kendi yapamadığı bir şeyi başkalarının yapması büyük bir öfke yarattı.

“Zaten demokrasi ile kazanma ihtimali dışında bir ilgileri yoktu” diyene de herhalde hepten yan gözle bakılamaz artık.

Ya da şu: Gerçekte bir şey kazanılmadığını, yani sayıların her şey olmadığını içten içe bilmenin hırsıyla davranılıyordu.

“Sandık her şeydir”den “sosyal medya en büyük felakettir”e, oradan zorunlu imam hatipleştirme üzerinden “hanımlar resim koymasın, cinler de internete giriyor”a uzanan bir anlam dünyası “dış” dünyayla, kendi dışında kalanla baş etmekte giderek daha çok zorlanıyordu.

İşte Gezi Direnişi ile Kobane direnişini kendi tabanına aynı şey, diğerlerine de tamamen farklı iki şey gibi sunmaya çalışmanın tılsımı da buralarda bir yerde.

Bundan sonra, giderek artan şiddette, Kürtler, Aleviler, sosyalistler ve laiklerin bir araya gelmemesi için sergilenen türlü akıl oyunlarına şahit olacağız. Maruz kalacağız. Bizlere ne kadar farklı olduğumuz, evdeki “%50”ye de hepimizin aynı olduğu söylenecek sürekli.

Belki de yeni bir milliyetçi cepheyle karşılaşacağız. Son tezkereye “evet” oyu verenler başka konularda da beraber hareket etmeye başladılar bile.

İndirgemeci olmayı, karmaşık durumları sanki çok basitmiş gibi sunmayı sevmem ama, bazen de açık ve basit olanı olduğu gibi görmek gerekiyor. Türkiye’de ve Ortadoğu’da, kendisinden farklı olanı izole etmekle yok etmek arasında gidip gelen bir siyasal akım “mücadelesini” bir süredir yeni bir boyuta taşıdı. Kadının özgürlüğünden, adından, gücünden korkan kim varsa orda.

Ve bana kalırsa, IŞID’cilerin en büyük kabusunun, bir kadın tarafından öldürülmenin öznesi olan direnen Kürt kadını, Gezi Parkı’nı varlığıyla bir yeryüzü cennetine, o sıradaki türlü tartışmayı aklı ve üslubuyla erkeklerin hayal bile edemeyeceği noktaya taşıyan çapulcu kadın, evladının son yolculuğunda yanına koyduğu bilyelere bile katlanılamayan Berkin Elvan’ın annesi, posteri “edep ya hu” yazılı kağıtlarla kapatılan kadın voleybolcular ve sonuçta düşündüğünü söylediği için bir başbakan yardımcısı tarafından azarlanan Leman Sam bu yeni boyutun ortak düşmanı.

Başka bir deyişle, Emrah Altındiş’in yazdığı gibi, “Soma’daki 301 işçiyi, sokakta her gün kadını, Gezi’de gençleri, Kobane’de özgürlüğü, memlekette 2 günde 40 insanımızı katleden aynı zihniyet”.

Hâlâ bir şüphesi olan, hâlâ o zihniyetin düşman bellediklerinden biri ya da diğerini kendine de düşman gören varsa, Suphi Nejat Ağırnaslı’nın Boğaziçi Ünivesitesi’nden Kobane’ye uzanan sonsuz yolculuğuna göz atmasını öneririm.