Kazmak
MELTEM GÜRLE MELTEM GÜRLE
Bu sefer tabelayı kaçırmadım. “Sınırı geçtik,” diye mırıldandım kendi kendime. Bulutlar, patates tarlalarının üzerinde bir nehir gibi akıp gidiyordu. Kafamın gerisinde, Heaney’nin yumuşak ama kararlı sesi aynı şiiri okumaya devam ediyordu

Belfast’a doğru yola çıkarken, kulağımda Seamus Heaney’nin Digging/Kazmak adlı şiiri vardı. Hani şu eline bir silah gibi oturan güdük kalemden bahsederek başladığı şiir?

Baş parmağımla işaret parmağım arasında
kısacık kalemim duruyor, bir silahmışçasına rahat
Dışarıdan, penceremin altından tanıdık, net bir
hışırtı geliyor, bir kürek sertçe engebeli toprağa giriyor:
Babam, toprağı kazıyor. Aşağı bakıyorum.*

“Bu şiiri Seamus Heaney’nin kendisinden dinledim; hayatımın unutulmaz anlarından biridir,” dedi Jane. Dört kadın küçük bir arabanın içine doluşmuş kuzeye doğru gidiyorduk. Bu seyahate çıkmamıza vesile olan Jane, Belfast yakınlarında küçük bir kasabada büyümüştü. Ama kendini Kuzey’den çok, Cumhuriyet’e ait hissediyordu. “Ya da İrlanda’nın tümüne,” diye düzeltti sonra, “Aynı Heaney gibi.”

İnsanın içini donduran buz gibi havada, puslu İrlanda göğünün altında, tarlalardan meralardan geçerek ilerledik. Tembel tembel otlanan koyunlar, soğuğa ve etraflarında olup bitene aldırmadan çayırlara yayılmış duruyorlardı. Yolun iki tarafında göz alabildiğine uzanan toprakta metal rengi çukurlar göze çarpıyordu. “Bunlar nedir?” diye sordum. “Torf çukurları,” dedi Jane, “Köylüler bitki köklerini topraktan çıkarıp kuruturlar. Kışın sobada yakmak için istiflerler sonra.” Küreklerin toprakta bıraktığı izlere bir daha baktım. İnsanın etine gömülen derin kesikler gibi görünüyorlardı.

Londonderry’de bir köyde doğup büyüyen Seamus Heaney’nin durup dinlenmeden toprağı kazıp duran adamları anlattığı şiiri düşündüm yeniden. Büyükbabası için, en çok torfu o çıkarırdı diyordu. Patates tarlasında çalışan babasının hiç yorulmadan toprağa eğilip kalkışını seyrederken, “Fakat tanrım, bu ihtiyar nasıl da maharetle kullanıyor küreği, tıpkı kendi ihtiyar babası gibi,” diye hayranlıkla bahsediyordu ondan.

Lurgan adlı kasabadan geçerken, Jane bu bölgenin küreğiyle tanındığını anlattı. Torf çıkarmak için kullanılan bu uzun ve keskin kenarlı kürek o kadar meşhurmuş ki, Kuzey İrlanda’da uzun yüzlü adamlara “Lurgan küreği gibi suratı var” denirmiş. “İngilizlerle aramızdaki farklardan biri de bu,” dedi Jane, “Kayak pisti gibi burun demiyoruz mesela, bizde pist ne gezer!” “Pisti bırak, bizde öyle kalkık burun ne gezer!” dedi biri. Hepsi güldüler. Sonra Jane, Seamus Heaney’nin Kuzey’de büyümüş ve İngiltere’de ders vermiş olsa da, asla Kraliçe’ye biat etmeyeceğini söylediğini hatırlattı. Doğruydu bu. 1982’de şiirlerini bir İngiliz Edebiyatı Antolojisi’ne koymak istediklerinde, “Dediğime dikkat edin, pasaportum yeşildir ve kadehimi Kraliçe’nin sağlığına kaldırdığım vaki değildir,” diyerek itiraz etmişti Heaney.

Biz böyle konuşup dururken, hava iyice karardı. İki ülke arasında gözle görülür bir sınır olmadığı için, Kuzey İrlanda’ya ne zaman geçtiğimizi anlayamamıştım. Bunu söylediğimde, İrlandalıların “The Troubles” (Sıkıntılar) diye andığı çatışmalı dönemi gençlik yıllarından gayet iyi hatırlayan Jane, o zamanlar sınırı geçmenin ne kadar zor olduğunu anlattı. Silahlı nöbetçiler tarafından defalarca arandıklarını, sınırın her iki tarafında yaşayanların mecbur kalmadıkları sürece öteki tarafa geçmemeye çalıştığını söyledi. “Her iki tarafta da dikenli teller vardı, neyse ki artık öyle bir şey kalmadı,” dedi sonunda.

Ne var ki, ertesi gün Belfast’ta dolaşmaya çıktığımızda, bunun tam olarak doğru olmadığını anlayacaktım. Şehrin göbeğindeki işçi mahalleleri, sadece dikenli tellerle değil, akşamları belli bir saatten sonra kapanan demir kapılarla da birbirinden ayrılıyordu.

Buraları görmenin tek güvenli yolu, “Siyah Taksi Turu”na katılmaktı. Biz de öyle yaptık. Böylece kendimizi, 1960’larda başlayıp 1990’ların ortalarına kadar süren çatışmaların yaşandığı bu yoksul mahallelerde bulduk. Her iki taraftaki duvar resimlerine bakarken her şey garip bir şekilde tanıdık geldi bana. İngilizlerin yönetimini destekleyen Protestan mahallelerinde çok daha katı ve uzlaşmaz bir dil vardı mesela. Katolik mahallelerdeki duvar resimleri ise, Bobby Sands’ten Filistin’e ve Kürtlere, oradan da dünya üzerindeki başka mücadelelere kadar uzanıyordu.

Soğuktan parmaklarımı hissetmez hale gelince, son durağımızda arabada kalmaya karar verdim. Yaşlıca bir adam olan şoförle bir süre konuşmadan oturduk ve bizi kınayan bakışlarla izliyor gibi görünen Sessiz William’ın duvar resmine uzaktan baktık.

“Hepsi sokak çeteleriydi,” dedi şoför sonunda, “Olanların dinle falan hiçbir alakası yok aslında.” “Bitti mi peki?” diye sordum.

“Hiçbir zaman bitmez,” diye cevap verdi omzunu silkerek, “Belki biz öldükten sonra.” Bunun üzerine, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararını konuştuk bir süre. “Doğu Avrupa’dan gelenler işlerimize göz dikmişlerdi,” dedi terslenerek, “Ayrılmak hepimiz için en iyisi oldu.” Kuzey İrlanda’ya Doğu Avrupa’dan gelenlerin sayıca çok az olduğunu bildiğimi söylemedim ona. Doğu Avrupa’nın doğusundan geldiğimi de öyle.

Dublin’e dönerken, Jane iki ülke arasındaki sınırın yine sertleşebileceği endişesinden söz etti. Belfast’ta çatışmaların yeniden başlamasının ise bir an meselesi olduğunu söyledi. “Baltalarını gömdüler ama çok da derine değil,” dedi düşünceli bir şekilde, “Barış için her zamankinden daha çok çaba göstermeliyiz.”

Hava açar gibi olmuş, yağmur dinmişti. Işıkların hızla değiştiği bir öğle sonrasında yavaş yavaş Güney’e doğru ilerledik. Bu sefer tabelayı kaçırmadım. “Sınırı geçtik,” diye mırıldandım kendi kendime. Bulutlar, patates tarlalarının üzerinde bir nehir gibi akıp gidiyordu. Kafamın gerisinde, Heaney’nin yumuşak ama kararlı sesi aynı şiiri okumaya devam ediyordu.

O patates toprağının soğuk kokusunda, o lifli batağın
bildik cıvığı ve ıslağında, hoyratça kesiliyor bir yanı
başımın içinde ayaklanan canlı köklerimin.
Ama benim küreğim yok o adamlar gibi kazmak için.
Başparmağımla işaret parmağım arasında
kısacık bir kalem duruyor.
İşte onunla kazıyorum ben.

* Seamus Heaney’nin “Digging” adlı şiirinin çevirisi Bülent Kale’ye aittir. https://newalaqasaba.wordpress.com/2013/11/04/seamus-heaney-1939-2013-kazmak/

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız