Kefaret felaketi
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY
Western filmlerinin sıradan ABD yurttaşının tarih ve politika algısını nasıl biçimlendirdiği malum; son 60 yıldır dünyayı kasaba, kendilerini de şerif olarak görüyorlar. Önce ‘kötü kızılderililere karşı iyi beyaz adam’ (göçler ve bağımsızlığın ilanından iç savaşa kadar olan süre), ardından ‘kötü beyaza karşı iyi beyaz adam’ (iç savaştan bugüne kadar olan dönem) hikâyeleri anlatan John Ford/John Wayne ekolü ABD’nin kuruluşu konusunda belli bir ideolojik bakışı perdeye aktarıyordu.
Her şeyin değişmeye başladığı 60’larla birlikte, Kore ve Vietnam deneyimlerinden geçen Soğuk Savaş dünyasında western de değişmeye başladı. Ama kendi dinamikleriyle değil, Sergio Leone’nin başlattığı ‘spagetti western’ler sayesinde… Klasik westernin ABD tarihi açısından en fazla “Mikrodalga fırını lütfen köpeğinizi kurutmak için kullanmayınız” yazan kullanım kılavuzu kadar zekice olabildiği bir dönemde ‘spagetti western’ çok önemli bir çıkıştı; Leone iç savaşın Güney ve Kuzey’in politik görüşlerinden bağımsız olarak nasıl bir paylaşım kapışması olduğunu, gerçekte beyazların hiçbirinin iyi olmadığını, illa özdeşleşeceksek ancak ‘kötünün iyisi’ni tercih edebileceğimizi söylüyordu. Ve en ilginç yanı, ülkenin geçmişine daha gerçekçi yaklaşan bu filmlerin çoğu Amerika’da bile çekilmiyordu!
Yapımcılığını Lars von Trier’in şirketi Zentropa’nın üstlendiği ve Danimarka Film Enstitüsü tarafından da desteklenen Avrupalı bir westernle karşılaşmak bu yüzden heyecan veriyor. The Salvation/İntikam’da açlık ve sefaletten kurtulmak için Yeni Dünya’ya göç eden Danimarkalı ailenin öyküsünü Danimarkalılardan dinleyeceğiz demek ki...
Filmin ilk karesinde, kadrajın sağından güneş doğuyor, sol taraf (Batı) tamamen karanlık; Doğu’dan gelip ülkeyi kuranlar vahşi Batı’yı anlatmaya başlıyor. Harika bir ‘Dutch light’ (Flaman ressamların yapıtlarıyla yaygınlaşan Hollanda’nın doğal düşsel ışığı) uygulaması eşliğinde ABD’nin iç savaş sonrası tarihine bakacağız. Oyuncu seçimleri de bu yapıya uygun: Danimarkalı Jonas rolünde Danimarkalı Mads Mikkelsen’i ya da Korsikalı rolünde Marsilyalı Eric Cantona’yı oynatmak, gerçekçilik bağlamında belli bir ideolojik seçmeyi işaret ediyor. Ya ninesini katillere kurban veren, dükkânda yatıp kalkan çaresiz gencin adının Voichek (Woyzeck) olmasına ne demeli?! Western’de Avrupa etkisi böyle bir şey olsa gerek. Fakat…
Ah, şu ‘fakat’ bu kadar çabuk gelmeseydi keşke!..
(Uyarı: Buradan itibaren filmin öykü akışını açığa vuran ‘spoiler’ ifadeler var.)
Film para hırsıyla insanların hayallerini yıkan kötü beyazların hikâyesini anlatıyor güya, ama bunu yaparken ciddi ciddi anti-semitik titreşimleri olan bir dinsel anlatıya dönüşüyor.
Dinsel kodlamalar konvansiyonel sinemanın ‘düzen-düzenin bozuluşu-düzenin yeniden inşası’ temelinde kurulan anlatı yapısının en iyi çimentosudur. Fakat burada ilginç bir sıçrama oluyor, karakter isimleri ve olay örgüsü bizi çok tuhaf bir yere götürüyor: Babanın adı Jonas (Yunus), annenin adı Maria (Meryem), 10 yaşındaki oğlanın adı Kresten (İsa), şerif aynı zamanda kasabanın papazı, belediye başkanı aynı zamanda kasabanın cenazecisi… Emlakçılık da yapan cenazeci-belediye başkanı bir Farisi’ye (Kudüs’ün Yahudi büyükleri), şerifse açıkça Pontus Pilatus’a (istemeyerek de olsa İsa’nın ölüm emrini veren Roma valisi) dönüşürken Amerika’ya henüz gelmiş Meryem bekâretinden, küçük İsa da canından oluyor. Bunu yapanların Yahudi olduğuna dair herhangi bir işaret yok; ama ortada bir İsa, bir Golgotha ve üç çivi varken böyle bir işarete gerek de yok. Bundan sonrasıysa ‘kefaret yolunda peygamberler tarihi’: Yunus’un balinanın karnında geçirdiği üç çileli gün; servetini ve ailesini kaybeden Eyüp’ün çektiği çileler vs.
Filmin özgün adı (salvation) ‘kefaret ödeyip günahlardan arınarak dinsel kurtuluşa ulaşma’ anlamına geliyor. Bu ABD’nin kapitalist yükselişinde Protestan ahlakı ve kefaret olgusunu incelemek için iyi bir fırsat olabilirdi, ama Danimarkalıların niyeti bu değilmiş... Bunun Lars von Trier’in son yıllarda iyice belirginleşen faşizan eğilimleriyle ilişkisi olup olmadığını bilemem tabii, ama cehenneme giden yolun bu sefer bariz biçimde kötü niyet taşlarıyla örüldüğü belli…