Kem söz sahibinindir
KADİR CANGIZBAY KADİR CANGIZBAY
Keşke mümkün olsa da böyle bir başbakanla seçime gitmeseydik. Karşısındakilere çok rahatlıkla hakaret ediyor ve ne yazık ki kendisine...
Keşke mümkün olsa da böyle bir başbakanla seçime gitmeseydik. Karşısındakilere çok rahatlıkla hakaret ediyor ve ne yazık ki kendisine karşı hiçbir şey yapılamıyor; tek tesellimiz “kem söz sahibine aittir”in varlığı.
Daha 10-11 yaşlarında bir çocuktum; Menderes, bir seçim konuşmasında İsmet Paşa için ‘paşaların paçası’ dedi diye bir söylenti çıkmıştı da, işte o gün bitmişti gözümde: İğrenmiştim.
Başbakan, yasadışı görüntü kayıtlarına ve ortam dinlemelerine de sahip çıkıyor; daha medyaya düşmeden haberdar olduğunu açıklıyor, meydanlarda siyaset malzemesi olarak kullanmaktan çekinmiyor. Bu kayıtları bir çete yaptıysa, kendisi de onların suç ortağı, yok eğer devlet kayıtlarını faş ediyor ve bunu kendi siyasal çıkarları uğruna yapıyorsa, yine çok büyük bir suç işlemiş oluyor; ki bu aynı zamanda toplumu ahlakî açıdan çökertmenin yanı sıra devleti dinamitleyip kolektif bir vahşetin yolunu döşemek anlamına geliyor.
BDP’yi terörist ilan ediyor: Terörist, yani ‘ölü olarak ele geçirilmesi’nde hiçbir beis görülmeyen yaratık türü.
Önce, en az 15 beş yıldır binlerce defa tekrar edip temellendirdiğimiz şu hususu belirtelim: Terör örgütü diye bir örgüt türü olamaz; zira terörizm kendi başına bir ideoloji veya siyasal doktrin olmayıp sadece bir faaliyet yöntemidir. Ancak mevcut hükümet için, hiç fark etmiyor; parasız eğitim için pankart açan çocuklar bile terör suçundan dava edilip, henüz hüküm giymemişken peşinen 20 aylık cezaya çarptırılıyorlar. Delil bulunamasa bile, yüce yargıçların kanaati üzre Necati Abay 18 küsur yıl hapse mahkûm ediliyor. Gösteri yürüyüşü yapan da eşkıya ilan edilip, terörden yargılanıyor; polis de sahibine göre kişneyip muhalif afişleri kaldırıyor, genç kadınlara çocuk düşürtüyor, insanların çocuklarını gasp ediyor, hocasıyla talebesiyle adam öldürüyor; bu arada polis merkezlerinde ‘sehven’ suç delilleri, suikast planları ‘fabrike’ edilip, görevlendirilmiş yanaşmalardan ‘mağdur kahraman’lar yaratılmaya çalışılıyor.
Terörizm, dedik ya, bir faaliyet yöntemi ve bunu en iyi, mevcut hükümet uyguluyor: Terör, insanın dehşete kapılıp mefluç, yani hiçbir tepki veremez, yapacağını yapamaz, söyleyeceğini söyleyemez hâle getirilmesini hedefleyen uygulamaların her türlüsünün ortak adıdır. İşte bu yüzden de, terörist eylemin hedefi, vurduğu değil, vurmadığıdır; yani öyle birilerine öyle bir anda öyle bir yerlerinden vurur ki, vurulanın dışındaki herkes de ben de vurulurum korkusu içinde hiçbir şey yapamaz, daha doğrusu, vurulmamak için hiç yokmuş gibi yapar hale gelir; en güncel örneğiyle, dinlenme korkusuyla hiç konuşmamaya başlar ve Türkiye’de bugün, tam tamına bir terör rejimi yürürlüktedir. Bu terörün temel manivelası, trajikomik bir paradoks olarak, kişilerin terör suçlusu addedilip, neyle suçlandığının ve suç delillerinin kendisinden gizlenmesi, dolayısıyla kendisini nasıl ve neye karşı savunacağını bilemez duruma sokulmasıdır.
Bu insanlık suçunu işleyenin AKP iktidarı olması da yine trajikomik bir paradoksa daha tekabül eder ki, o da bu iktidar takımının esas nüvesi Komünizmle Mücadele tezgâhlarında biçimlendirilmiş iken, tutuklu sanıktan neyle suçlandığının ve suç delillerinin saklanması kuralının mucidinin de bizzat Stalin (1 Aralık 1934 –kanun hükmünde- Kararnamesi) olmasıdır: Diktatörün komünisti, İslamcısı veya liberali, terörsüz de diktatörlük olmaz.
Erdoğan terörünün Stalin terörüyle benzerliği bundan ibaret değildir: 5-6 yıldır, insanlar ‘ örgüte üye olmamakla birlikte’ yine de terörist sayılıp cezalandırılmaktadır ki, bu da Stalin hukukuna özgü ‘manevî-ahlakî suç ortaklığı’ kavramının artık bizde de geçerli kılınmış olmasından başka bir şey değildir.  Hopa’daki cinayeti Ankara’da protesto edenlerin terör sanığı olarak özel yetkili mahkemeye sevk edilmelerini sağlayan da, liberal-demokrat tosuncukların “Ergenekon öyle bir örgüt ki ona üye olduğunu bilmeyenler var” deyip  Erdoğan faşizminin gönüllü muhbirliğine soyunmalarına mesnet teşkil eden de, işte bu Stalin icadı suç kategorisidir.
Ancak, bizimkiler Stalin Rusya’sında bile yapılmamış bir alçaklığa da imza atacaklar, sanıkların kendilerinden ve avukatlarından gizlenen suç delilleri de dahil, sanıklara ait her türlü sesli, görüntülü ve yazılı kayıt, özel ve mahrem not ve eşyanın bilgisi ya polis ve/ya da yargı tarafından medyaya servis edilecektir: Ne, Menderes’in çekmecesinden çıkan kadın külotunu mahkemenin önünde kaldırıp havada sallayan Yassıada savcısı  Egesel’in yaptığı bundan daha şerefsizce, ne de Yassıada duruşmaları Silivri ve KCK süreçlerinden daha gayri hukukî ve gayri insanîdir. Ayrıca, Silivri’nin başbakanın özel intikam kampı niteliği de taşıyor olması ve başbakanın bunu gizlemek bir yana, askerinden gazetecisine herkese karşı bir tehdit ve sindirme aracı olarak kullanıyor olması, içinde bulunduğumuz durumu daha da vahim hâle getirmektedir.
Erdoğan terörünün başka araçları da vardır: İşadamlarına ve ticarî kuruluşlara uygulanan idarî ve malî cezalar. “Taraf olmayan bertaraf olur” vecizesi, en son olarak da İnan Kıraç’ı doğrudan ve alenen tehdit, RTÜK müeyyideleri vb…
Her şeye rağmen, ben ümitsiz değilim; zira, her ne kadar kişiden kişiye değişirse de, her insanın bir iğrenme eşiği bulunduğuna inanıyorum ya da ‘insan, iğrene-de-bilen canlıdır’.