Kemer sıkma ve popülizmin yükselişi
14.01.2018 10:34 BİRGÜN PAZAR
Popülist politikalar halkın öfkesini, çektiği sıkıntılar yüzünden suçlanabilecek bir “düşmana” yönlendirerek hedefine ulaşır. Düşman, kamuoyunun gözünde canlandırabileceği somutlukta olmalıdır, dolayısıyla genellikle günah keçisi ilan edilebilecek bir grup insanı tanımlar. “Ötekini” suçlamak, ortak bir erek algısı yaratmanın etkili bir yoludur

Frances Coppola - Finans Yazarı

Uzun süredir yazılmayı bekleyen bu yazı, günümüz dünyasının büyüyen siyasal karmaşasına ve kaosuna anlam verme çabamın ürünü. William Butler Yeats’in şiiri “İkinci Geliş,” bu konudaki hissiyatımı güzel anlatıyor:
Her şey tepetaklak, merkez tutunamıyor
Mutlak anarşi kaplamış yeryüzünü
Basıyor her yanı kana bulanmış sular
Ve her yerde masumiyetin defin töreni var
İyilerin kalmamış hiç itikadı
Kötülerse en yoğun tutkularla dolu
Ama bu noktaya nasıl oldu da geldik? Ve bu gidiş nereye?

Kriz sonrası panik
2008 mali krizi sonrasında Batı dünyasını sarsan derin resesyonda, mali ve diğer kuruluşların kurtarılması, vergi gelirlerinin düşmesi ve işsizlik yardımlarının yükselmesi ile birlikte, kamu borçları birikti. Kamu borcu genellikle GSMH’nin bir oranı olarak ifade edilir: Resesyon birçok Batılı ülkenin GSMH’sinde koca bir delik açtı ve borç/GSMH oranını şişirdi.

Daha önce mali disiplinin timsali olarak gösterilen ülkeler, aniden kendilerini artan kamu borcu/GSMH oranı ve inatçı yüksek mali açıklarla yüz yüze buldular. Krizden önce daha kırılgan olan başka ülkeler ise (illa ki daha kötü yönetilmiyor olsalar da), IMF’nin yardımına muhtaç kaldılar. Gelişmiş ekonomiler birdenbire gelişmekte olan piyasalar kadar riskli görünmeye başladılar. Yatırımcıların tüymesiyle birlikte, Batılı hükümetler, varlık fiyatlarını parasal genişleme gibi olağan dışı tedbirlerle desteklemek zorunda kaldılar.

Bu kazana bir de %90’ın üzerindeki kamu borcu/GSMH oranının felaket olduğunu iddia eden bir araştırma makalesi atıldı. Makalenin ciddi yanlışlar içerdiği ispatlandı ama bu bilgi birkaç yıl sonrasına kadar gün ışığına çıkmadı.

Bu zehirli karışıma başka araştırma makaleleri daha eklendi. Bunlardan birinde Alesina ve Ardagna’nın akıllı modelinin, mali konsolidasyonun ekonomiyi yeniden büyüme rotasına sokabileceğini kanıtladığı iddia ediliyor. Bu iddiayı desteklemek için sunulan ampirik kanıtların—doğru olmayan verilere dayandıkları ve önemli faktörleri göz ardı ettikleri için—ciddi yetersizlikler içerdikleri daha sonra gösterildi. Ancak kriz sonrası dünyasının kaos ve paniği içinde, her reçete hiç yoktan iyidir muamelesi görüyordu. En azından bir tedavi planı sunuyorlardı çünkü.
Karışımın son muhtevası, Yunan borç krizi oldu. Tüm dünyanın ödü koptu. Aniden, yüksek kamu açıkları ve borcu korkunç şeyler haline geldi. Bunları kontrol altına almalıydık. Bu ise, gerekirse vergilerin yükseltilmesi ve toplumun en korumasız gruplarının aldığı yardımların kesilmesi de dahil, kamu harcamalarında kısıntıya gidilmesi anlamına geliyordu. Gelişmiş dünyada, özellikle de Avrupa’da hükümetler birbiri ardına bu acı reçeteyi kabul ettiler. Ne de olsa onlara, Alesina ve Ardagna tarafından, bunun büyümeyi geri getireceğinin vaat edildiği söylenmişti.

Siyasal paradigma değişikliği
Açıkçası, Alesina’nın kendisi, teorisi için kuvvetli bir ampirik kanıt olduğunu asla iddia etmedi ve bunu kriz sonrası düşüşe bir çare olarak da öne sürmedi. Bu yöndeki zorlama yorumlar siyasal görünüyor. Iyanatul Islam ve Anis Chowdhury, teorinin farkında olmadan bir “küçük devletçi” siyasal ideolojinin işine yarayıp yaramadığını sorguladılar:

Bunun akla yatkın bir yanıtı, mali müdahaleler genişleme ve devletin özel sektörün işleyişine el uzatması olarak görüldüğünden, döngü karşıtı genişletici maliye politikasına karşı ideolojik bir nefretin sebep olduğu kolektif ve bilinçli cehalette yatıyor. Simon Wren-Lewis’nin (2011) işaret ettiği ve Romer’in (2011) katıldığı üzere, tanınmış ekonomistlerin, iş döngülerinin stabilize edilmesi amacıyla para politikalarının kullanılması fikrini destekleseler bile, ideolojik eğilimleri nedeniyle döngü karşıtı genişletici maliye politikasına itiraz ettikleri görülebiliyor.
Ancak soru şu: küçük devletçi siyasal ideoloji neden aniden yükselişe geçti? Bu kriz öncesinde söz konusu değildi. Krizin kendisi bir şekilde siyasal paradigmayı değiştirdi.

Bunun nasıl olabildiği kolayca görülebilir. Parasal krizin ertesinde, insanlar bu krize sebep olduğunu düşündüklerine karşı öfkeliler ve paralarını ve mal varlıklarını kaybetmekten korkuyorlar. Güvenlik vaat ettiğine inandıkları bir alternatif adına mevcut siyasal rejime karşı çıkıyorlar. Bunun nihayetinde refahı geri getireceğine yeterince ikna edilirlerse, kısa vadede sert adımları kabul edeceklerdir. Birleşik Krallık Hazine Bakanı Liam Byrne’nin, halefi George Osborne’a devir teslimde ilettiği not, siyasal ruh halini iyi özetliyor: “Korkarım hiç para yok.”

“Hiç para yok,” hem Reinhart ve Rogoff’un sorunlu makalesinin hem de Alesina ve Ardagna’nın teorisinin psikolojik çerçevesini oluşturuyor. Model, yokluğa dayalı. Ortada hiç para yok, bu yüzden başımızın çaresine onsuz bakmalıyız. Kemer sıkma bizi bekler. Bu iki makale, yalnızca Birleşik Krallık’ın muhafazakâr hazine bakanının küçük-devletçi ideolojisini beslemekle kalmadı, aynı zamanda, Avro bölgesindeki ekstrem mali sıkılığı da meşrulaştırdı. Reinhart ve Rogoff’un makalesi, kesintiler ve vergi artışları için bir gerekçe yaratıyor: Alesina ve Ardagna, insanların acı reçeteyi kabul etmesi için gereken “aydınlık enginler” vaat ediyor.

Fakat bu reçetenin bir vudu büyüsü olduğu görüldü. Yedi yıl geçmesine rağmen refah geri dönmüş değil: Avrupa’nın birçok ülkesi hala kemer sıkmaya batmış durumda, bazıları derin şekilde bunalımda, kamu borcu her zamankinden yüksek ve işsizlik hala acı verici derecede yüksek. Kemer sıkma tedbirlerinin vaat edilen refahı getirmemesinin zehirli sonuçları var: Halk öfkesi ve korkusu popülist politikacıların yükselişine zemin sağlıyor. Rudi Dornbusch, Latin Amerika’da borç krizleri ve popülizm üzerine yazdığı harika makalede, popülizmin kökenlerinin, çoğu zaman IMF gibi dış aktörler tarafından dayatılan kemer sıkma tedbirlerinde olduğunu yazdı. Şansölye Brüning’in Alman Büyük Bunalımında Almanya’nın borç krizini sona erdirmeye ve uluslararası güvenilirliğini geri kazanmaya dönük kemer sıkma tedbirleri, Hitler’in yükselişine yol açmıştı.

Hovardalık-kemer sıkma döngüsü
Sürekli, müsriflikten kemer sıkmaya, sonra tekrar müsrifliğe geri dönüyoruz. Müsriflikten (“para hiç bitmeyecek”) kemer sıkmaya (“hiç para yok”) geçiş, bir tür parasal krizle tetikleniyor: teknokratlar tarafından dayatılan kemer sıkma. Ve kemer sıkmadan müsrifliğe geçiş, halk huzursuzluğunun körüklediği bir siyasal krizle tetikleniyor: popülist politikacılar tekrar müsrifliğe yöneliyor.

2008’de, kemer sıkmaya geçişi tetikleyen parasal kriz, borç balonunun aniden patlayarak bednam banka kurtarma operasyonlarına ve derin ve uzatmalı bir resesyona sebep olmasıydı. 1970’lerin başında, sebep Bretton Woods sabit kur sisteminin çöküşüydü.

Bretton Woods’un çöküşü ile birlikte, yükselen petrol fiyatları ve küresel resesyon, enflasyonu körükledi. İngiltere’de hükümetler birbiri ardına, sterlindeki düşüşü durdurabilmek ve enflasyonu kontrol altına alabilmek için harcama kesintileri ve faiz oranı artışları uyguladılar. Buna verilen yanıt, daha da fazla ekonomik hasara yol açan sürekli grevlerle, büyük sendikaların öncülük ettiği halk muhalefeti oldu. Birleşik Krallık’ın elektrik üretiminde kömüre bağımlı olması madenci sendikaları tarafından ücret artış taleplerinde bir silah olarak kullanıldı: grevler ağır sonuçları olan elektrik kesintilerine sebep oldu. BK nüfusu için, maaşları aşındıran enflasyon, ekonomik durgunluk ve yükselen işsizlik sefalete ve büyüyen öfkeye sebep oldu.

1976’da Dennis Healey IMF’nin kapısını çaldı: kredinin şartı, kredi hiç tamamen çekilmese de daha da katı mali sıkılaşma idi. Mali sıklaşma, hükümetin maaş üst sınırlarına karşı üst üste yapılan grevlerle geçen ünlü “Huzursuzluk Kışı”nın da etkenlerinden biri oldu.

1979 itibariyle BK halkının burasına gelmişti artık. Muhafazakâr Parti’nin işsizlik maaşı kuyruklarının fotoğrafı ile “İşçi Partisi çalışmıyor” sloganlı ünlü posterleri sinirlere oynuyordu. Margaret Thatcher tarzı popülist politikalar, Muhafazakâr Parti’nin 1979 seçimlerini kazanmasını sağladı ve İşçi Partisi’ni 1997’ye dek iktidarın dışında tuttu.
Popülist politikalar halkın öfkesini, çektiği sıkıntılar yüzünden suçlanabilecek bir “düşmana” yönlendirerek hedefine ulaşır. Düşman, kamuoyunun gözünde canlandırabileceği somutlukta olmalıdır, dolayısıyla genellikle günah keçisi ilan edilebilecek bir grup insanı tanımlar. “Ötekini” suçlamak, ortak bir erek algısı yaratmanın etkili bir yoludur. “Düşman” çoğu zaman dışarlaktır: popülist politikacıların savaş çıkararak ülkenin iç sorunlarının üzerini örtmesinin tarihte sayısız örneği vardır. Ancak Thatcher örneğinde, düşman içerdeydi, en azından başlangıçta. Sendikaların, özellikle de madenci sendikalarının etkisini yok etme vaadiyle seçildi.

Thatcher hükümeti yaygın şekilde 1980’lerin başındaki enflasyon karşıtı sert tedbirleri, derin resesyon ve çok yüksek işsizlik ile hatırlanır. Ancak eğer parlak bir gelecek vaat ediliyorsa, insanlar kemer sıkmayı kısa vadede kabul edecektir. İşin numarası zenginleşme sağlamaktır ve bu da müsriflik demektir ama popülist rejimi destekleyenleri bulan bir müsriflik. Ve bunu önceleyen kemer sıkma nedeniyle rejimin suçlanmasını engellemek için, “ötekinin” beli kırılmalıdır.

Böylelikle sendikalar, sendika karşıtı kapsamlı yasaların çıkarılması ardından sert tedbirlerle mağlup edilmiştir. Sendikaların belini kırmak BK’nın kömür sektörünün ve ağır sanayisinin epeyce kısmının tasfiyesi ile de birlikte yürümüştür: bu sektörlere en bağımlı bölgeler bir daha asla düzelememiştir. Thatcher Midlands’in, Kuzey ve Güney Galler’in eski sanayi bölgelerinde bugün hala nefretle anılmaktadır. Fakat öteki bölgelerde, özellikle de Güneydoğu ve Londra’da, son derece popüler olduğu da unutulmamalıdır. Popülist politikacılar toplumu böler.
Thatcher’ın sanayi politikasının yıkıcılığına, müsrifliğin geri dönüşü eşlik etmiştir. Toplu konutlara yönelik Satın Alma Hakkı planı olağanüstü ölçüde pahalıydı. Falklands Savaşı da öyle. Faiz oranları düştükçe, BK ekonomisi büyük bir mali güçlenme yaşadı ve sonuç, 1990 gayrimenkul çöküşü ile sona eren “Lawson balonu” oldu. “Bizim” için refah, “onlar” için yıkım… popülizmin amacı bu.

Mali krizden bu yana halkın zihnindeki “ötekiler” “bankacılar” oldu ama çok ihtiyaç duyulan parayı “çok çalışanlardan” alan “beleşçi ve kaytarmacılar” da öyle. Eski Başbakan Yardımcısı Nick Clegg, Guardian gazetesine verdiği mülakatta, George Osborne’un kesintiler için yoksulları ve muhtaçları bilerek hedef aldığını söyledi, çünkü bu Tory seçmenlerinin desteğini alacak bir hamleydi. Popülizmin en beter hali bu. Ve tıpkı kendisinden önceki Thatcher gibi Osborne da, “ötekine” karşı acımasızlığı, destekçilere, özellikle de yaşlı ve ensesi kalınlara yönelik cömertlikle birleştirdi. BK ekonomisinin geçtiğimiz yıllarda yaşadığı canlanma, esasen konut piyasasının müsrifçe desteklenmesinden kaynaklanıyor.

Yeni bir siyasi paradigma
Yunanistan kriz sonrası “hiç para yok” paradigmasının ilk örneğiydi. Bu paradigma halen sürse de çatırdamaya başladı. Yeni, karanlık bir paradigma açığa çıkmaya başlıyor. Bu yeni paradigma milliyetçilik (“kontrolü yeniden ele almak”). Ve yeni paradigmanın ilk örneği kendi ülkem, Birleşik Krallık olacak. Bunun burada olabileceğini hiç düşünmemiştim.
Popülist paradigma değişimi AB referandumu ile birlikte başladı. Bu kez düşman dışarlaktı. AB, ayrılma yanlılarınca “öteki” olarak şeytanlaştırıldı. AB’den çıkarsak tüm dertlerimiz bitecekti… Bu vaat bir yalan tabi ki. AB’den çıkılması muhtemelen en azından çözdüğü kadar çok soruna yol açacak. Bu yalancı reçeteyi satanların refah vaatlerine kananlar için korkuyorum. Bunu görmeleri için uzun bir süre geçecek – ve çoğu da yaşlı insanlar olduğundan, hiç göremeyebilirler bile.

Fakat beni dehşete düşüren AB’nin reddedilmesi değil: birçok insan Brexit’e iyi sebeplerle oy verdi. Hayır, esas korktuğum, “yabancı” olarak görülen etnik ve dini azınlıklara karşı bir nefret söyleminin ve hatta fiziksel saldırıların eşlik ettiği “İngiltere İngilizlerindir”ci dar kafalılık. Brexit göçmenlere karşı sınırları kapatmaz ve seçmece bir şekilde sınır dışı edilmelerini sağlamazsa, ne yapacak bunu istemiş olan insanlar?

Milliyetçiliğin karanlık yüzünü daha önce gördük elbette ama uzun süredir bir kayanın altında saklanıyordu.

Düpedüz faşist görüşler geniş kabul görmese de, “Irkçı değilim ama Müslümanlardan/Lehlerden/Litvanyalılardan/Suriyelilerden/göçmenlerden [seçin birini] nefret ediyorum” çizgisinde epeyce zehirli bir “ötekileştirme” sürüp gitmekte. Bazı gruplar şeytanlaştırılıyor: örneğin, bu yönde hiçbir kanıt olmamasına rağmen sık sık tecavüzcü ve katil olarak tanımlanan mülteciler.

Tarihten çıkarılması gereken berbat ders
Tarihsel olarak, milliyetçiliğin dirilişi daima savaşa götürmüştür. Bu kez bunun farklı olması için hiçbir sebep göremiyorum. 2. Dünya Savaşı’nın bitişi ödümüzü koparmıştı: Hiroşima’nın anısı o günden beri dünyayı rahatsız da olsa huzur ve barış içinde tutmuştu (birçok lokal ihlal olsa da). Ama bu anı hafızalardan silindikçe ve eski kabile bağlılıkları kendini yeniden dayattıkça, dünya yeni ve tehlikeli bir evreye giriyor.
Milliyetçilik ile emperyalizm arasında ince bir çizgi var ve bir noktada, biri bu çizgiyi geçecek. Bunun kim tarafından nerede yapılacağını bilmiyorum. Ama yaptıklarında, savaş çıkacak.

dunyadanceviri.wordpress.com için çeviren Serap Şen.
(Kısaltılarak kullanılmıştır)