Kendi kendince delice
ZAFER DİPER ZAFER DİPER

“Ne konuşuyorsun öyle kendi kendine, deli misin!?” diyen bir tümcede sövgü, alay, dalga geçme, sağaltım istemi mi ya da daha ne(ler) yatar, nedir, hiç anlamak istememişimdir; kendince’ye, delice’ye ayıp oluyor çünkü. “Kendi kendine delice” ya da “delice kendi kendinle”; söyleşmiyor, dünyaya bakmıyor, olanları görmüyor, karşıtçı duygu ve düşünceleri beslemiyor, düşünmüyor, yorumlamıyor, sorgulamıyorsan, “sen nasıl bir insansın?” diyebilir sana biri de...
Şöylesi tanılarda bulunulmuş: “Eğer kişi herhangi bir psikolojik rahatsızlıktan dolayı kendi kendine konuşma sorunu yaşıyorsa bu problem tedavi edilmesi gereken bir durumdur. Bu psikoz adı verilen akıl hastalığıdır. Bu hastalık nedeniyle konuşan insanlarda kişi genellikle kendisini farklı dünyalardaymış gibi düşünerek psikolojik olarak kendisine bir yaşam alanı kurar ve dış dünyadan tamamen kendisini soyutlar. Kişinin konuştukları aslında aklında kurduğu hayallerdir...”
Bir de sayrılık olarak görülmeyen’e bakalım: “ Bu sorununun bir diğer şekli olan ve herhangi bir hastalığa bağlı olmadan meydana gelen kendi kendine konuşma eylemlerinde kişilerin stres durumlarının giderilmesi amacıyla yapılır. İnsanlar yaşamları boyunca bazı dönemlerde bunu sesli bir şekilde yaparak hayaller kurabilir. Günümüzde bu olaylara çok sık rastlanabilir. Daha çok sosyal zekası yüksek olan insanlarda ve yalnızlığa tahammül edemeyen insanlarda kendi kendine konuşma görülür...”


Yukarıdaki sağlıkbilimsel(tıbbi)yaklaşımlarla uğraşmadan, yazınsal bağlamda, kendi kendine(bilinç akışıyla) konuşmanın belki de en büyük yaratıcılarından biri James Joyce’a değinelim. Getirdiği anlatım yenilikleri ile 20. yüzyıl yazınını derinden etkileyen Joyce’un Ulysses adlı Nevzat Erkmen çevirisinde YKY şu notu düşmüş: “Öğrenci Stephen Dedalus ile serbest çalışan Yahudi asıllı bir reklam toplayıcısı olan Leopold Bloom’un karşılaş(tırıl)maları. Stephen ‘sanatsal’ doğanın, Bloom ise ‘bilimsel’ doğanın temsilcileridir... Stephen, Joyce’un gençliğinin, Bloom ise olgunluğunun yansımalarıdır. Kitabın edebiyat açısından asıl önemi, çatısının Homeros’un destanı Odysseia ile simgesel koşutluğundan ve Joyce’un kullandığı değişik teknik ve biçemlerden, özellikle de 18. ve son bölümde Bloom’un karısı Molly’nin düşüncelerinin yansıtıldığı ‘bilinç akışı’ndan gelir...”

Diğer, Sel Yayıncılık’tan Fuat Sevimay’ın çevirisiyle çıkan Finnegan Uyanması (Finnegans Wake) yapıtında da şu özet var: “Joyce, on yedi yılı aşan bir uğraş sonucu Finnegan Uyanması’nı edebiyat dünyasına sunduğunda büyük tartışmalara yol açtı. İngilizce yazılmış en zor eserlerden biri kabul edilen, hemen her türlü konu, anlatım ve karakter kalıbını kırarak deyim yerindeyse çığır açan bu eser, yayınlandığından bu yana akademisyenlerin ve eleştirmenlerin çalışmalarına konu olmaya, üzerine yazılmış sayısız kitapla edebiyat alanında gündem yaratmaya devam etmektedir. Türkçenin de dahil olduğu yaklaşık kırk dilin dağarının birleştirilmesiyle türetilmiş sayısız kelime, denizde kum misali söz oyunları, genellikle çokanlamlılık içeren cümleler, hem tarih ve mitolojiye, hem de edebiyat ve siyasete uzanan çok katmanlı göndermeler nedeniyle ‘çevrilemez’ sayılan ve bugüne dek yalnızca altı dile çevrilebilen Finnegan...”
2 Şubat 1882’de Dublin’de doğan James Joyce anısına...