Kendi masalını kuracak kızlar
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Kadın masal kahramanı’ dendiğinde akla gelen isimler daima toplumsal cinsiyet kurumunun pekiştirme aracı olmuştur. Halk masallarında kadın eğer erkeğin üretimden ya da maceradan dönmesini bekleyen ev canlısı değilse ya kurtarılması gereken aciz rehinedir ya da erkekten erkeğe/babadan oğula sunulan bir ödüldür -imkansız görevi yerine getiren kahramanı kızıyla evlendiren padişahlar...

Grimm Kardeşler ve Andersen gibi profesyonel masal anlatıcılarının yapıtlarında tanıdığımız Kırmızı Başlıklı Kız, Pamuk Prenses, Külkedisi, Rapunzel, Uyuyan Güzel gibi karakterlerin her biri erkek-egemen toplumun kadına biçtiği rolleri yeniden üretir: Bir ucunu dış dünyadan ve erkeklerden uzak durarak beyaz atlı talibini bekleyen, bu sırada evi temizleyip yemek yapan, çamaşır yıkayan, dikiş diken genç kadınların, diğer ucunu ise cadılar, kötü kraliçeler, zalim üvey annelerin oluşturduğu bu hastalıklı dünyada erkekler bilge, hakem, koruyucu, kurtarıcı, üretici güç ve çoğunlukla kendilerini kadınlar yüzünden tehlikenin ortasında bulan masumlar olarak sunulur. Bunun başlıca nedeni bu masalları yazan ve anlatanların çoğunun erkek olmasıdır elbette; söz, sahibine göre biçimlenir.

Bugün artık kadınlar bilimsel ve sanatsal ürün verirken Bronte Kardeşler -Charlotte, Emily ve Anne- gibi yazıp çizdiklerinin kabul görebilmesi için erkek ismi kullanmak zorunda kalmıyor ama onun dışında çoğu şey aynı; üretim biçimleri değişiyor, toplumsal dinamikler dönüşüyor ama anlatıların şekillendirdiği toplumsal cinsiyet kurumu gücünden bir şey kaybetmiyor.

Neyse ki sesini duyurmayı başaran kadın anlatıcılar da var. 2014 tarihli A Girl Walks Home Alone at Night/Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız adlı etkileyici filmin İran kökenli yönetmeni Ana Lily Amirpour’un 2016’da yaptığı The Bad Batch/Yemekle Oynanmaz’da kadının belirleyici, dönüştürücü ve üretici güçlerinin potansiyelini görebiliyoruz.

Birleşik Devletler’in artık olmadığı kıyamet sonrası (post-apokaliptik) bir Amerika’da, çölün ortasında bir yalancı vaha görüyoruz; ‘dream’ (rüya) adlı uyuşturucuyla insanları sürüleştirirken kendisine genç kızlardan ve bulabilirse kız çocuklarından harem kuran bir peygamberin yönettiği Comfort (Rahatlık) adlı bir sahte cennet. Ya yüksek duvarlarla örülü bu sahte cennette peygamberin kurallarına göre yaşayacaksınız ya da çöldeki yamyam kabilelerin gıdası olacaksınız. Önce iktidar tarafından ‘kötü’ olarak damgalanıp çöle atılan, sonra bir kolu ve bacağı yamyamlar tarafından kesilip yenen Arlen adlı genç kadın, Peygamber’in hareminden küçük bir kızı da alıp kaçarak Comfort’ın sunduğu görece huzuru ve aldatıcı rüyaları reddedip çölde yeni bir hayatın olanakları için savaşıyor.

Amirpour çok fazla sembol kullanmanın anlamı belirsizleştirip anlatıyı kolayca yolundan çıkarması riskini göze alarak, en zor şartlarda bile kendini erkekle eşit koşullarda var edebilme olanaklarının peşinde koşan bir kadın kahraman masalı anlatıyor.

‘Kadın’, ‘çöl’, ‘peygamber’, ‘yamyamlık’ gibi kavramları bir araya getiren bu ilginç filmi, ben bu yazıyı yazarken Nijeryalı İslamcı terör örgütü Boko Haram’ın kaçırdığı duyurulan 94 kız öğrenciye, bu erkeklerin onlardan niçin bu kadar çekindiğini, kadının yaratıcı potansiyelinin neden böyle büyük bir korku yarattığını anlayıp tartışabilmek için bir başlangıç noktası olarak izletebilmeyi çok isterdim. Bu dünyayı ancak kendi varoluş koşullarını kendisi belirleyen kadınlar ve bu güce saygı duyup onunla iş bölümüne giden erkekler dönüştürebilecek. Taliban ve Boko Haram gibi yıkıcı erkek topluluklarının anlamadığı şey şu: Sakatlamaya, ruhunu yemeye çalıştıkları bu kızlar sahip oldukları gücü okul çantalarında değil içlerinde taşıyor. Bu güce sahip çıktıkları müddetçe bu kızlar sadece kendi masallarını kurmakla kalmayacaklar, yamyamların yok oluş hikâyelerini de onlar yazacak.